« GUERNICA | Ana Sayfa

October 11, 2009

AMEDEO MODIGLIANI

Modigliani3

Kendi alevinle yakmaya hazır olmalısın kendini:

Önce kül olmadan nasıl yeni olabilirsin ki?

              Friedrich Nietzsche,

Zerdüşt Böyle Diyordu

 

Pek çok sanatçı gibi sefalet içinde yaşamış olsa da sanat tutkusundan, özgün çizgisinden, fırtınalı aşklarıyla yaşamın tadını çıkartmaktan asla vazgeçmemiş olan, yaratıcılığın doruklarında bir ressamdı Amedeo Modigliani. O, “korkuyorsan hayatı yalnızca seyredersin” felsefesiyle kendini hayatın kollarına öyle cesurca bırakmıştı ki onun bu fütursuz tavırlarından gocunan ölüm kapısını erkenden çalmış, büyük ressam son yolculuğuna sadece 36 yaşındayken uğurlanmıştı.

İlk aşk: Anne

Amedeo Modigliani Toskana’da 19. Yüzyılın sonlarında İtalyan standartlarında yeni şehirleşen Livorno’da, Flaminio Modigliani ve karısı Eugenia Garsin’in dördüncü çocuğu olarak doğdu. Sarraf olan babası iflas edince ailesi alışkın olmadıkları müthiş bir yoksulluk içine düşmüştü. Aslında Modigliani doğuşuyla bir bakıma ailenin kurtarıcısı oldu. Yasalar hamile veya yeni doğum yapmış bir kadının üzerine olan eşyalara el konulmasını engellediğinden, değerli mallarını Eugenia’nın üzerine geçiren aile, mal varlığının büyük bölümü koruma altına almayı başarmıştı. 

Modigliani’nin ilk aşkı diyebileceğimiz annesiyle çok yakın bir ilişkisi vardı. Annesi oğluna on yaşına kadar evde eğitim vermişti. Henüz on bir yaşındayken zatülcenp geçiren küçük Modigliani bir kaç sene sonra tifoya yakalanmıştı. On altı yaşındayken tüm hayatı boyunca peşini bırakmayacak olan tüberküloz belasıyla yüzleşmişti. Her seferinde annesinin yoğun ilgisi, şefkati onun tekrar ayağa kalkmasını sağlıyordu.

Hastalığı atlattığında, onun sanatı meslek olarak seçmesinde bir numaralı destekçisi olan annesi onu alıp güney İtalya turuna çıkardı.

Modigliani on bir yaşındayken onun içindeki sanatçıyı hisseden annesi günlüğüne şöyle yazmıştı:

“Bu çocuğun karakteri hala o kadar şekilsiz ki ne düşüneceğimi bilemiyorum. Bazen şımarık bir çocuk gibi davranıyor ancak zeka konusunda hiçbir eksiğinin olmadığının farkındayım. Beklemeli ve bu kozanın içinden nasıl bir kelebek çıkacağını görmeliyiz. Kim bilir belki de bir sanatçı çıkar?”

Ateşler içinde sanat aşkı

Modigliani çok küçük yaşlardan itibaren eğitim almamış olmasına rağmen çizimler, resimler yapardı. Annesi genç Modigliani’nin sanata olan düşkünlüğünün diğer derslerini ihmal etmesine neden olabileceğinden endişelense de içten içe onun bu tutkusundan oldukça memnundu.

Sanatçı ondört yaşında tifo ateşiyle yanıp kavrulurken bile çılgınca Floransa’daki Palazzo Pitti ve Uffizi Galerileri’ni görmeyi, gezmeyi sayıklıyordu. Livorno’daki yerel müze sadece bir kaç İtalyan ustanın eserine ev sahipliği yapıyordu ve genç Modigliani’nin Floransa’da sergilenen muhteşem eserlerle ilgili dinlediği hikayeler oldukça ilgisini çekiyordu. Annesi iyileşir iyileşmez onu Floransa’ya götüreceğine söz verdi. Sanat aşığı bu kadın sözünü tutmakla kalmadı oğlunun Livorno’da yaşayan en iyi ressamlardan biriyle, Guglielmo Micheli’yle de çalışması için kolları sıvadı.

Okul günleri

Modigliani Micheli'nin Sanat Okulu’nda 1898’den 1900’e kadar okudu. Micheli’ye verdiği sözü tutan genç sanatçı burada tüberküloz kapısını çalmadıkça çalışmalarına hiç durdurmadan devam etti.

1901’de Roma’dayken İncil’e ilişkin melodramatik çalışmalar yapan ve edebiyattan harika sahneler resmeden Domenico Morelli’nin eserlerine hayran oldu. Morelli, “Macchiaioli” diye bilinen ve akademik kökenli sanatçıların ortaya çıkardığı burjuva tarzı sanata karşı gelen bir gruba eserleriyle ilham veriyordu. 

Fransız Empresyonistleri’ne sempati besleyen Macchiaoli grubu uluslararası sanat camiasında Monet’nin takipçileri kadar etki yaratamamıştı. Modigliani’nin bu akımla tanışması ilk öğretmeni Guglielmo Micheli aracılığıyla olmuştu. Micheli sadece bir “Macchiaiolo” olmakla kalmamış, aynı zamanda hareketin lideri Giovanni Fattori’nin göz bebeği olmuştu. Modigliani zamanla gereğinden fazla popüler olan ve tarzı sıradanlaşan Micheli’nin çalışmalarına tepkiyle yaklaşmış, Fransız Empresyonizm hareketinin adeta simgesi haline gelen manzara çizme obsesyonunu da şiddetle reddetmişti. Micheli öğrencilerini en plein air resmetmeye yönlendiriyordu ancak Modigliani dışarıyı, kafeleri resmetmektense kendi stüdyosunda kapalı mekanlarda çalışmayı tercih ediyordu. Yaptığı sayılı manzara resimlerindeyse Macchiaioli’dense Cezanne’in tarzına benzeyen, ilkel Kübist çizgiler kullanmıştı.

Modigliani yeteneğini nü çalışmalarında dışavuruyordu. 1902’de  Floransa’daki Serbest Nü Çalışmalar Akademisi’ne kaydoldu. Sanatçı hayat boyu sanat aşkını yüreğinde, beyninde taşıyan bir insanın nasıl azimli olabileceğinin canlı kanıtıydı. Bir sene sonra tüberküloz yine peşine düşmüştü ki Venedik’e taşındı ve Istituto di Belle Arti’nin öğrencisi oldu.

Esrar dumanını ilk kez ciğerleriyle buluşturması, vaktinin çoğunu şehrin kötü tanınan mekanlarında, sokaklarında geçirmeye başlaması o yıla denk gelmişti. Hayat tarzındaki bu değişiklikler dönemindeki diğer sanatçılar gibi basmakalıp hedonizm tutkusu, yapay bir bohemlik sevdası veya delikanlılık asiliğinden ibaret değildi. Yaşamın daha yıpranmış taraflarının peşine takılma arzusunun kökenleri Nietzsche gibi radikal filozoflara olan düşkünlüğüne dayanıyordu.

Daha çok küçükken, dedesi Isaco Garsin’in vesayeti altında felsefi edebiyat konusunda derin bilgi sahibi olmuştu. Sanat çalışmalarında Nietzsche, Baudelaire, Carducci, Comte de Lautréamont ve diğer düşünürlerin etkilerini görmek mümkündü. Sanatçı yaratıcılığa giden yolun meydan okuma ve düzensizlikten geçtiğine inanıyordu. 1901’de arkadaşlarına yazdığı mektuplar Nietzsche’nin fikirlerinden ne denli etkilendiğinin kanıtıydı.

“Kışkırtma arayışı… ve bu arayışı sürdürmek. Ancak bu üretken uyaran sayesinde zekamızı maksimum yaratıcı gücüne ulaştırabiliriz.”

Paris Günleri

1906’da Modigliani avangard akımın öncü noktası Paris’e taşındı, Montrmartre’de, parasız sanatçıların yaşadığı komünü Le Bateau-Lavoir’e yerleşti. Kendine Rue Caulaincourt’da bir stüdyo kiraladı.

Sanatçıların Montmartre’si her ne kadar genel olarak fakirlikle niteleniyor olsa da Modigliani kendini- en azından ilk başlarda- finansal saygınlığını yitirmiş olsa da genel görünüşünü korumaya çalışan bir ailenin oğlundan beklendiği gibi ortaya koymuştu: gardrobunda  gösterişten uzak ama şık kıyafetler vardı, kiraladığı stüdyo Rönesans röprodüksüyonları ve pelüş perdelerde oldukça zevkli bir şekilde döşenmişti.

Paris’e ilk geldiği zamanlarda annesine düzenli olarak yazıyor, Académie Colarossi’de nü çalışmalar yapıyor ve şarabı dozunda tüketiyordu. Onu az çok tanıyanlar sanatçının biraz çekingen, hatta asosyalliğin sınırında olduğunu düşünüyorlardı.

Değişim başlıyor

Paris’e geldiğinde sanatçının hareketleri ve saygınlığı önemli ölçüde değişti. Sanatçı iki dirhem bir çekirdek akademisyenden aylaklar prensine dönüştü.

Şair ve gazeteci Louis Latourette sanatçının ilk zamanlarında özenerek dekore ettiği stüdyosuna geldiğinde Rönesans röprodüksüyonlarının duvarlardan indirildiğini, perdelerin perişan halde olduğuna şahit olmuştu. Modigliani artık bir alkol ve esrar bağımlısıydı ve stüdyosu da bu hayat tarzını olduğu gibi yansıtıyordu.

Sanatçı stüdyosundaki burjuva kokan her şeyi ortadan kaldırmakla kalmamış ilk zamanlarında yaptığı çalışmalardan çoğunu da yok etmişti. Komşularının şaşkın bakışlarıyla karşılaştığındaysa “Çocukluğuma, pis burjuva dönemlerime dair adi süs eşyaları bunlar…” demişti.

Bu bohem ortamlarda bile Modigliani'nin davranışları çok göze çarpıyordu: kadınlarla sokaklarda ateşli tartışmalar yaşadığı ilişkiler yaşıyor, çok içiyor, apsent ve esrar kullanıyordu. Çılgınlık sınırlarını çoğu kez rahatlıkla aşıyor, hatta bazı çok sarhoş olduğu gecelerde, sosyal ortamlarda, hiç çekinmeden soyunup çırılçıplak kalabiliyordu.

Paris’teki ilk yıllarında Modigliani çok fazla çalışıyordu. Sürekli çiziyor, günde yüzlerce çizim bitiriyordu. Ancak bu çalışmaların çoğu ya kendisi beğenmediği için yırtılıp bir köşeye atılmıştı, ya sürekli adres değiştirdiğinden bir yerlerde unutulmuştu ya da onları saklamayan sevgililerine hediye edilmişti.

Önce Henri de Toulouse-Lautrec’ten, ardından 1907’de Paul Cézanne’dan etkilendi ancak sonunda başka hiçbir sanatçıyla kategorize edilemeyecek kadar özgün olan kendi stilini  yarattı.

Yasak Aşk: Anna Akhmatova

Modigliani hayatındaki önemli aşklarından şair Anna Akhmatova ile 26 yaşındayken tanışmıştı. 21 yaşındaki güzel Anna yeni evliydi ancak yine de Modigliani’yle ateşli bir ilişkiye sürüklenmekten kendini alıkoyamamıştı.

Uzun boyu, koyu renk saçları, solgun teni, gri-yeşil gözleriyle Anna Modigliani’nin estetik idealinin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Bir yıl boyunca tutkulu ve gizli bir aşk yaşayan çiftin ilişkisi Anna’nın kocasına dönme kararıyla sona ermişti.

Asil, Asi ve Fedakar Aşık: Jeanne Hébuterne

Çok geçmeden Rus heykeltraş Chana Orloff  Modigliani’yi 19 yaşındaki genç sanat öğrencisi Jeanne Hébuterne ile tanıştırmıştı. İki genç neredeyse ilk bakışta birbirlerine aşık oldular. Muhafazakar bir burjuva geçmişi olan Hébuterne  sanatçıyla olan ilişkisi nedeniyle aileden dışlandı. Aile Modigliani’nin ahlaksız bir ihmalkar  olduğunu düşünüyordu. Daha kötüsü o bir Yahudiydi! Tutkulu ve kararlı çift, ailenin baskıcı tutumuyla birbirine daha çok kenetlendi ve  birlikte yaşamaya devam etti.

Modigliani 3 Aralık  1917’de ilk kişisel sergisini Berthe Weill Galeri’de açmıştı. Ancak Paris polisi sanatçının nülerinden rahatsız olmuş, onları “uygunsuz” bulmuş  ve onu serginin açılışından bir kaç saat sonra sergiyi kapatmaya zorlamışlardı.

Hébuterne ve Modigliani Nice’e taşındıklarında Hébuterne hamile kaldı ve 29 Kasım 1918’de çiftin Jeanne isminde bir kızları oldu. Nice yolculukları esnasında Modigliani ve bazı başka sanatçılar eserlerini zengin turistlere satmaya çalıştılar. Sanatçı ancak bir iki tane eserini çok ucuz fiyatlarla satabilmişti. Bazen restoranlarda yemek karşılığında resimlerini takas ettiği de oluyordu.

Modigliani eşi ve kızıyla çok mutluydu ancak yoksulluktan ailesini otelden otele sürüklemek zorunda kalıyordu ve onlara destek olamadığı için utanç içindeydi. Jeanne bazen kızını süt ninesiyle bırakıp kocasını model olarak kullanarak satmak üzere  resimler çizerdi.

Modigliani Nice’te geçirdiği zaman boyunca en popüler ve ileride en değerli olacak tablolarını yaptı. Ne yazık ki yaşadığı süre boyunca hiçbir zaman eserlerini iyi bir ücrete satamadı.  Sattığı tek tük resimler için aldığı cüzi miktarda parayı da zaten hemen alkol ve esrara harcıyordu. 1919’un Mayıs’ında Paris’e döndüler.

 

Trajik Bir Son

Her ne kadar resim çalışmalarına devam etse de Modigliani'nin sağlığı gittikçe kötüleşiyordu. Alkol nedeniyle peydahlanan geçici bilinç kayıpları artarak devam ediyordu.

1920 yılında çiftten bir süredir haber alamayan alt komşuları kontrol için dairelerine geldiğinde tüyler ürpertici bir manzarayla karşılaştı. Modigliani yatakta ateşler içinde sayıklıyor ve dokuz aylık hamile karısı Hébutern’e tutunuyordu. Hemen doktor çağrıldı ancak yapacak çok da bir şey kalmamıştı.. Ünlü sanatçı 24 Ocak 1920’de öldü. Cenazesinde Montmartre ve Montparnasse’den pek çok sanatçı katıldı.

Sanatçının hayat arkadaşı, biricik aşkı Hébuterne ailesinin yanına dönmek zorunda kaldı. Çaresizdi, hayatın anlamsızlığı, geleceğin ümitsiz boşluğu, Modigliani’nin dinmek bilmeyen hasreti genç kadının kendini beşinci kattan ölümün kollarına bırakmasına neden oldu. Modigliani’nin ölümünden sadece iki gün sonra Hébuterne ve karnındaki ikinci çocuğu da öldü. Ailesi 1930 yılına kadar kızlarının cesedinin Modigliani’nin mezarının yanında olmasına karşı çıktı. Kızlarının ölümünden dolayı sanatçıyı suçluyorlardı. 1930’da aileden izin çıkınca Hébutern’in mezarı Modigliani’ninkinin yanına getirtildi.

Çiftin mezarı Paris’teki Pere Lachaise'in ihtişamlı mezarlarının aksine oldukça sadedir. Modigliani’nin mezar taşında “Mutluluk ve şöhret anında ölüm tarafından yakalandı.”, Hébuterne’ninkindeyse “Sıradışı fedakarlığa dek sadık bir eş” yazmaktadır.

 

 

 

Picture_2

Merhaba,
Yazılarım, hayatım siyahkugu.com'da "Hayatın tadını üzerine düşünerek cıkaralım." Yorumlarınız için: siyahkugu@gmail.com

Pınar