AMEDEO MODIGLIANI
Friedrich Nietzsche,
Zerdüşt Böyle Diyordu
Pek çok sanatçı gibi
sefalet içinde yaşamış olsa da sanat tutkusundan, özgün çizgisinden, fırtınalı
aşklarıyla yaşamın tadını çıkartmaktan asla vazgeçmemiş olan, yaratıcılığın
doruklarında bir ressamdı Amedeo Modigliani. O, “korkuyorsan hayatı yalnızca
seyredersin” felsefesiyle kendini hayatın kollarına öyle cesurca bırakmıştı ki
onun bu fütursuz tavırlarından gocunan ölüm kapısını erkenden çalmış, büyük
ressam son yolculuğuna sadece 36 yaşındayken uğurlanmıştı.
Amedeo Modigliani Toskana’da 19. Yüzyılın sonlarında İtalyan standartlarında yeni şehirleşen Livorno’da, Flaminio Modigliani ve karısı Eugenia Garsin’in dördüncü çocuğu olarak doğdu. Sarraf olan babası iflas edince ailesi alışkın olmadıkları müthiş bir yoksulluk içine düşmüştü. Aslında Modigliani doğuşuyla bir bakıma ailenin kurtarıcısı oldu. Yasalar hamile veya yeni doğum yapmış bir kadının üzerine olan eşyalara el konulmasını engellediğinden, değerli mallarını Eugenia’nın üzerine geçiren aile, mal varlığının büyük bölümü koruma altına almayı başarmıştı.
Hastalığı atlattığında, onun sanatı meslek olarak seçmesinde bir numaralı destekçisi olan annesi onu alıp güney İtalya turuna çıkardı.
Modigliani Micheli'nin
Sanat Okulu’nda 1898’den 1900’e kadar okudu. Micheli’ye verdiği sözü tutan genç
sanatçı burada tüberküloz kapısını çalmadıkça çalışmalarına hiç durdurmadan
devam etti.
Modigliani yeteneğini
nü çalışmalarında dışavuruyordu. 1902’de
Floransa’daki Serbest Nü Çalışmalar Akademisi’ne kaydoldu. Sanatçı hayat
boyu sanat aşkını yüreğinde, beyninde taşıyan bir insanın nasıl azimli
olabileceğinin canlı kanıtıydı. Bir sene sonra tüberküloz yine peşine düşmüştü
ki Venedik’e taşındı ve Istituto di Belle Arti’nin öğrencisi oldu.
Esrar dumanını ilk kez
ciğerleriyle buluşturması, vaktinin çoğunu şehrin kötü tanınan mekanlarında,
sokaklarında geçirmeye başlaması o yıla denk gelmişti. Hayat tarzındaki bu
değişiklikler dönemindeki diğer sanatçılar gibi basmakalıp hedonizm tutkusu,
yapay bir bohemlik sevdası veya delikanlılık asiliğinden ibaret değildi.
Yaşamın daha yıpranmış taraflarının peşine takılma arzusunun kökenleri
Nietzsche gibi radikal filozoflara olan düşkünlüğüne dayanıyordu.
Daha çok küçükken,
dedesi Isaco Garsin’in vesayeti altında felsefi edebiyat konusunda derin bilgi
sahibi olmuştu. Sanat çalışmalarında Nietzsche, Baudelaire, Carducci, Comte de
Lautréamont ve diğer düşünürlerin etkilerini görmek mümkündü. Sanatçı
yaratıcılığa giden yolun meydan okuma ve düzensizlikten geçtiğine inanıyordu.
1901’de arkadaşlarına yazdığı mektuplar Nietzsche’nin fikirlerinden ne denli
etkilendiğinin kanıtıydı.
“Kışkırtma arayışı… ve
bu arayışı sürdürmek. Ancak bu üretken uyaran sayesinde zekamızı maksimum
yaratıcı gücüne ulaştırabiliriz.”
1906’da Modigliani avangard akımın öncü noktası Paris’e taşındı, Montrmartre’de, parasız sanatçıların yaşadığı komünü Le Bateau-Lavoir’e yerleşti. Kendine Rue Caulaincourt’da bir stüdyo kiraladı.
Sanatçıların
Montmartre’si her ne kadar genel olarak fakirlikle niteleniyor olsa da
Modigliani kendini- en azından ilk başlarda- finansal saygınlığını yitirmiş
olsa da genel görünüşünü korumaya çalışan bir ailenin oğlundan beklendiği gibi
ortaya koymuştu: gardrobunda
gösterişten uzak ama şık kıyafetler vardı, kiraladığı stüdyo Rönesans
röprodüksüyonları ve pelüş perdelerde oldukça zevkli bir şekilde döşenmişti.
Paris’e ilk geldiği
zamanlarda annesine düzenli olarak yazıyor, Académie Colarossi’de nü çalışmalar
yapıyor ve şarabı dozunda tüketiyordu. Onu az çok tanıyanlar sanatçının biraz
çekingen, hatta asosyalliğin sınırında olduğunu düşünüyorlardı.
Paris’e geldiğinde
sanatçının hareketleri ve saygınlığı önemli ölçüde değişti. Sanatçı iki dirhem
bir çekirdek akademisyenden aylaklar prensine dönüştü.
Şair ve gazeteci Louis
Latourette sanatçının ilk zamanlarında özenerek dekore ettiği stüdyosuna
geldiğinde Rönesans röprodüksüyonlarının duvarlardan indirildiğini, perdelerin
perişan halde olduğuna şahit olmuştu. Modigliani artık bir alkol ve esrar
bağımlısıydı ve stüdyosu da bu hayat tarzını olduğu gibi yansıtıyordu.
Sanatçı stüdyosundaki
burjuva kokan her şeyi ortadan kaldırmakla kalmamış ilk zamanlarında yaptığı
çalışmalardan çoğunu da yok etmişti. Komşularının şaşkın bakışlarıyla
karşılaştığındaysa “Çocukluğuma, pis burjuva dönemlerime dair adi süs eşyaları
bunlar…” demişti.
Bu bohem ortamlarda
bile Modigliani'nin davranışları çok göze çarpıyordu: kadınlarla sokaklarda
ateşli tartışmalar yaşadığı ilişkiler yaşıyor, çok içiyor, apsent ve esrar
kullanıyordu. Çılgınlık sınırlarını çoğu kez rahatlıkla aşıyor, hatta bazı çok
sarhoş olduğu gecelerde, sosyal ortamlarda, hiç çekinmeden soyunup çırılçıplak
kalabiliyordu.
Paris’teki ilk
yıllarında Modigliani çok fazla çalışıyordu. Sürekli çiziyor, günde yüzlerce
çizim bitiriyordu. Ancak bu çalışmaların çoğu ya kendisi beğenmediği için
yırtılıp bir köşeye atılmıştı, ya sürekli adres değiştirdiğinden bir yerlerde
unutulmuştu ya da onları saklamayan sevgililerine hediye edilmişti.
Önce Henri de
Toulouse-Lautrec’ten, ardından 1907’de Paul Cézanne’dan etkilendi ancak sonunda
başka hiçbir sanatçıyla kategorize edilemeyecek kadar özgün olan kendi
stilini yarattı.
Modigliani hayatındaki
önemli aşklarından şair Anna Akhmatova ile 26 yaşındayken tanışmıştı. 21
yaşındaki güzel Anna yeni evliydi ancak yine de Modigliani’yle ateşli bir
ilişkiye sürüklenmekten kendini alıkoyamamıştı.
Uzun boyu, koyu renk
saçları, solgun teni, gri-yeşil gözleriyle Anna Modigliani’nin estetik
idealinin ete kemiğe bürünmüş haliydi. Bir yıl boyunca tutkulu ve gizli bir aşk
yaşayan çiftin ilişkisi Anna’nın kocasına dönme kararıyla sona ermişti.
Trajik Bir Son
1920 yılında çiftten
bir süredir haber alamayan alt komşuları kontrol için dairelerine geldiğinde
tüyler ürpertici bir manzarayla karşılaştı. Modigliani yatakta ateşler içinde
sayıklıyor ve dokuz aylık hamile karısı Hébutern’e tutunuyordu. Hemen doktor
çağrıldı ancak yapacak çok da bir şey kalmamıştı.. Ünlü sanatçı 24 Ocak 1920’de
öldü. Cenazesinde Montmartre ve Montparnasse’den pek çok sanatçı katıldı.
Sanatçının hayat
arkadaşı, biricik aşkı Hébuterne ailesinin yanına dönmek zorunda kaldı.
Çaresizdi, hayatın anlamsızlığı, geleceğin ümitsiz boşluğu, Modigliani’nin
dinmek bilmeyen hasreti genç kadının kendini beşinci kattan ölümün kollarına
bırakmasına neden oldu. Modigliani’nin ölümünden sadece iki gün sonra Hébuterne
ve karnındaki ikinci çocuğu da öldü. Ailesi 1930 yılına kadar kızlarının
cesedinin Modigliani’nin mezarının yanında olmasına karşı çıktı. Kızlarının
ölümünden dolayı sanatçıyı suçluyorlardı. 1930’da aileden izin çıkınca Hébutern’in
mezarı Modigliani’ninkinin yanına getirtildi.
Çiftin mezarı
Paris’teki Pere Lachaise'in ihtişamlı mezarlarının aksine oldukça sadedir.
Modigliani’nin mezar taşında “Mutluluk ve şöhret anında ölüm tarafından
yakalandı.”, Hébuterne’ninkindeyse “Sıradışı fedakarlığa dek sadık bir eş”
yazmaktadır.
