Uyandığında saat 11 olmuştu, neredeyse öğlen! Eyvah! Geç kalmıştı.
Hızla duşunu alıp giyinmeli, lavanta kolonyasını sürünmeli ve sokağa düşmeliydi. Artık orta diyebileceğimiz yaşına rağmen çevik ve yakışıklı bir erkekti. Yatağından, ilerlemiş bel fıtığı nedeniyle olduğu son ameliyattan sonra doktorlarının öğrettiği gibi, vücuduna herhangi bir zarar gelmeyecek bir kıvraklıkla kalktı. Derhal banyoya gidip duştan sonra kullanmak üzere en sevdiği lacivert, yumuşak havlularını hazırladı. Duşunun süresini rahatlamasını sağlayacak kadar ama fazla da uzatmadan , kararında tuttu. Ne de olsa yetişmesi gereken bir yer vardı.
Her sabah olduğu gibi...
Hafifçe kırışmış, orta ve usul yerlerine ilişmiş su damlalarını hızlıca kuruladı, önce yıllardır vazgeçemediği pamuklu yumuşak ve mis kokulu fanilasını, ardından bembeyaz tiril gömleğini üzerine bir çırpıda geçirdi. Bacak kıllarının üzerinde birikmiş ıslaklıkları da havluyla ustalıkla aldıktan sonra beyaz slibini giyindi. Bir türlü şu yeni moda, müstehcen yerlerini toparlamaktan aciz, aksine fazla "rahat" bırakıveren şu şort şeklinde külotlara alışamamıştı...
Geceden dolabının üzerine asarak hazırladığı, eve gelen yardımcısı Sabriye Hanım'ın yeni ütülediği açık kahve pantolonunu giyindi. Artık geriye sadece ceketini ve çoraplarını giymek kalmıştı, sonra alelacele çıkmalıydı evden.
Bir an önce... Eczaneye doğru...
Gece boyu gördüğü rüyalarının ağırlığından olsa gerek, odasının kapısını açtığında içeriye inceden bir ter kokusu sinmiş olduğunu farketti...Önce gayri ihtiyari, odanın havalanması gerektiğini düşünerek bir pencereye yöneldi ancak hemen vazgeçti, zira bu vakit kaybı olacaktı.
Üzerine kahverengi siyah, pötikareli kadife ceketini giyindi, emekli bir subaya yaraşırcasına disiplinle duran çorap dolabından kıyafetine en uyumlu renkteki bir çifti seçerek kurulama esnasında ihmal ettiğinden hafif nemli kalmış olan ayaklarına geçirdi.
Kimbilir belki eczanenin önüne geçerken -hem kalbinin, hem eczanenin sahibesi- Kadın onu içeri bir vesileyle davet edecek ve koyu sohbete daldıklarında Adam keyiften bacak bacak üstüne atacaktı... Bu esnada Adam'ın pantolonu ile ayakkabısı arasındaki manzaraya şahit olacak bu Kadın'ın- hayatının kadınının- uyumsuz ve özensiz bir görüntüyle hayal kırıklığı yaşamasını istemezdi.
- Kadın buyur edecek miydi
?
-Adam bacak bacak üstüne atacak bir sohbeti ne zaman yakalayabilmişti şimdiye dek?
Hiç...
-Ama bu süregelen hiçlikler silsilesi Adam'ın umudunu yitirmeye neden olmuş muydu?
Hiçbir zaman...
Tertemiz fırçalanmış deri ayakkabılarını da aceleyle- hatta bu alelacele halinden yanlış şekilde eğildiğinden hafifçe bir inleme sesi eşliğinde yüzünü buruşturarak - giyindikten sonra evinin kapısını gürültüyle kapadı. Ceketinin cebinden çıkarttığı şişeden bir miktar lavanta kolonyasını ellerine ve yüzüne boca etti. Merdivenden iniş hızını ve adımlarındaki ihtirası duyanlar, Adam'ın bir üst katında oturan ailenin onbeşindeki genç delikanlının sokak kapısına doğru koşuşturduğunu sanırlardı.
"Pastırma yazı yapmayacak sanırım bu sene..." diye düşündü Adam sokağa çıktığında. Çünkü hava, henüz Eylül ortası olmasına rağmen puslu, kapalı ve hatta tüyleri hafifçe ürpertecek kıvamda soğuktu. Sığınacak kuytu köşe bulamayan sokak kedileri ıslanmış, sıcak güneşin altında kıvrılarak uyumanın huzurundan çoktan mahrum kalmışlardı bile.
Adam ceketinin düğmelerini ilikledi, ahmak ıslatan yağmurun altında, kendinden bir haber olan o güzel Kadın'ın kalbine verdiği heyecan ve şevk ile ıslandı. Bir yandan hızlı adımlarının paçalarını çamur içinde bırakmasının huzursuzluğunu da hissederek eczaneye doğru ilerledi...
Ve...
Sokağın ucunda bir kadın gördü. Gerçekten o muydu? Sokakta ona denk gelmeyi sonunda başarabilmiş miydi?
Yoksa...Miyop gözleri onu yanıltıyor muydu?
Adamın ahmak kalbi umursamazcasına, o kadın olduğuna emin olmak istercesine atmaya başlamıştı bile.
Birbirlerine yaklaştılar.
Derken Adam'ın adımlarını, titremeye başlayan dizleri yavaşlattı. Hafif buruşuk yanakları - hızlı yürümesi veya serin havadan bağımsız, sadece ahmak aşıklıktan- kıpkırmızılaştı.
Artık iyice yaklaşan Kadın, Adam'ın miyop gözlerin görme sınırından içeri girmek üzereydi.
Adamın zihninde fikirler hızla dönmeye başladı!...
- Tatlı bir gülümsemeyle "günaydın, ay hatta tünaydın" diye şakacı, şaşkın ve sempatik sayılabilecek bir ifadeyle selam verip ardından susarak Kadın'ın yanıtlamasını ve belki onu eczanesine bir kahve içmeye davet etmesini mi beklemeliydi, yoksa haftada en az üç defa yaptığı gibi piyasaya çıkan yeni bir ilacı bahane ederek Kadın'la sohbete başlamalı, zaten eczanesine geldiğini belirterek beraber dükkandan içeri girmeli ve bu tip bir durumda açabildiği yegane bahis olan "hastalık"lardan ayaküstü konuşarak yine kendini bir hastalık hastası gibi mi göstermeliydi!
Bu esnada Kadın, eczanenin kapısının önünden geçmiş, içeriye yönelmeksizin Adam'a doğru hızlı adımlarla yürüyordu. Adam'ın ahmak kalbi artık neredeyse yerinden fırlayacaktı.
Ancak Kadın miyop gözlerinin de sorunsuzca görebileceği yakınlığa geldiğinde anladı ki saç rengi, göz rengi, giyim tarzı O'na benzese de bu yaklaşan... O değildi.
Kalp atışları hayal kırıklığının da etkisiyle normale dönmeye, kupkurulaşmış ağzındaki tükürük bezleri yeniden salgılamaya, yanaklarındaki pembelikler, gözlerindeki delici ve delice bakışlarının pırıltısını da beraberinde götürerek solmaya başladı.
Adam bu kez içeride görebileceği ümidiyle eczaneden içeri doğru -konsantrasyonunu bozmadan burnunu karıştıran durgun bakışlı çırak çocuğa da çaktırmamaya gayret ederek- baktı. Ancak Kadın içeride de değildi.
Bazen böyle denk gelemedikleri sabahlar oluyordu işte. Bu da o lanet sabahlardan biriydi anlaşılan...
Adam eczanenin yakınındaki tombul manav ile ayak üstü sohbet ederek biraz daha zaman kazanmaya çalıştı ancak nafile. Kadın ortalıkta yotku. Çok sevdiği mürdüm eriklerinden yarım kilo aldıktan sonra evin yolunu tuttu. Omuzları öyle öne düşmüştü ki sokak kapısından Adam'ın geri kalan vücudundan önce sanki onlar içeriye girdi...
Eve geldiğinde erikleri şöyle bir sudan geçirdikten sonra önce mayhoş kabuklarını, ardından yeşilimtrak, sulu ve şekerli kısımlarını küçük ısırıklarla tatmaya başladı.
Ağzındaki erikle kolları aşınmış tek kişilik koltuğuna oturdu ve henüz radyosunu bile açmadan yeni badana boya yaptırdığı beyaz duvarlarına boş gözlerle bakarken dudaklarından usta şairin "içimde ikinci bir insan gibidir seni sevmek saadeti" dizeleri dökülüverdi.
Kadın kalbini doldurduğundan beri artık bir değil iki kişi taşıyordu içinde ve böylece mahkum olduğu yalnızlığından bir nebze kurtulabilmişti.
Bu sabah yaşadıklarını şöyle bir düşündüğünde gördüğü o Kadın olmasa da yüreğinde hissettiği, yine O'ndan kaynaklı, O'ndan yola çıkılarak yaşadığı bu heyecanın tadını nasıl da sevdiğini farketti.
Gerçek ya da hayal... Ne farkederdi sanki!
Onunla karşılaşmanın ve "Adam" gibi bir sohbet edebilme ümidinin sürekliliği belki de bu hayalinin gerçekleşmesinden bile keyifliydi?
Ama yine de gerçeği yaşamadan hangisinin daha güzel olduğunu bilemeyecekti...