« Güven | Ana Sayfa | An »

March 07, 2008

Yeraltından Aylak Adam Üzerine Notlamalar...

Bugün, tuhaf bir gündü...

Tuhaf şeyler, mistik, "akıl" dışı olaylar belki her zaman olurdu insan hayatında, ama bu başkaydı.

Yerin altına, yerin dibine girmek istedim ve bunu başardım!

Orada aniden beyaz perdeler indi gözlerimin önüne. Hepsinde oynayan filmlerin konularının aynılıklarını görünce içim sıkıldı önce. Hani şu sebebini bilemediğin ama içini kasan kavuran sıkıntılar vardır ya, onlardan biri bağlı olduğu yerden kurtulup saplanıverdi derinlerime.

Durup düşündüm bu bungun görüntülerin üzerine. Gözlerimde alışık olmadığım donuk bir bakış ile geçirdim soluk renkli bu saatleri.

Sonra, yine birden, öyle içten, öyle gürbüzünden bir kahkaha attım ki, “delirdim heralde” dedim kendi kendime.

"Böylesine içten gülebilenler bir deliler, bir de cocuklar” olabilirdi.

Filmleri bu kez kahkahalarım eşliğinde izlemeye ve üzerine düşünmeye devam ettim:

"Ah şu öznel aklın biricikliğini savunarak ilahlaştıran, şımartan, hayatta herşeyi iki kere iki dördün peşine takılarak anlamlandırmaya, rasyonalize etmeye çalışan “aydınlanmış” insanların yalnızlığı..."

Nasıl iç sıkmazdı!

İnsanoğlunun, yine kendi kendine yaratıp ayaklarına dolaştırdıkları  zorunluluklar, klişeler ve  monotonluklar arasındaki kuşatılmışlığı...

Dökme kalıplarımızın gölgesine taşabilecek farklı olasılıkların olabileceğini göremeyen bizlerin gülünç ve acınası hali...

Peki ya modern insanın sürekli mutlu olmak ve eğlenme zorunluluğu?

Eğlenmek de zorunluluktan olur mu demeyin. Şöyle bir düşünün- çok gerilere gitmeye gerek yok - bir kaç ay önceki bir mühim tören ilişmedi mi gözlerinizin önüne?

Yılbaşında, koca sene boyunca yenilebilecek kadar fazla, çeşitli yemeklerden yemek, içkilerden içmek veee en önemlisi “çok” , “pek çok” eğlenmek en kutsal vazifelerinden değil mi bizim gibi tutsakların?

Aslında herşeyi yapabilmesi kendi elindeyken, insanın içinde sürekli bir özgürlük ve sınırsızlık ihtiyacı duyması....

Gelecek –farkında bile olmadan yapılan ufacık bir hareketle değişebiliyorken aslında- bir sürü kalıplarla, yargılarla, planlarla yaşamaya çalışmamızın acizliği.

Tutunması gereken sadece insanın kendi dip diri bedeni ve ruhuyken, sürekli dışarıda farklı bir tutamak araması.

Dahası hiç yoktan inşa ettiği bu kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanmasının paradoksu....

İnsanın samimiyeti ve doğalın güzelliğini avuçlarından kaydırıverdikten sonra yine tutup normale, özentisiz olana duyduğu hasret, basit olanı kıskanmasının tüyler ürperten çelişkisi! Mesela makyajlı, fönlü, seksi bir kadın yanıbaşında otururken bir anda boyasız ve topuksuz ayakkabılarıyla önünde boy gösterebilecek doğal bir kadını görmeyi arzulamak. Ya da yanından geçen salaş bir adamın iki günlük kirli sakalı görüp onun yerinde olabilmek yine senin elindeyken tutup onu kıskanmak....

Sıcakta sırtına geçirdiğin yünlü bir şal altında terlemek gibi yapmacıklığın fazlalığını sırtına yüklemek ve oturduğun yerden kalkıp kilometrelerce yürümek...

Saray da kümes de işlev olarak insanı yagmurdan korurken insanın hep sarayın peşinde olmasının  daraltan manasızlığı.

Ah insanın şu gülünç ve nankör doyumsuzluğu!

“Sen”in anlaşılabilirliği, basitliği duruken  “Siz”in karmaşasını sürünün geri kalan tüm bireyleri gibi tercih etmek...

İstekler ve iç sese göre hareket edememenin acizliği...

Yine kendi aklımızın, mantıgımızın altında ezilmemiz?

İçimizle dışımız arasında kaldığımız çelişki,

Bitmeyen güç yarışı,

Bilek güreşi...

Bir anda aklına gelen çılgınlığı yapamamanın tutsaklığı... Kaç çılgınlığın oldu hayatında? Kaç kere seni zincirleyen- ama aslında sahte olan - şu kalıplarını kırabildin? Yaptığın en büyük çılgınlık herkes seni eve gidecek sanırken meyhaneye gitmen miydi? Gülünç olma!

Çılgınlık denilen mesela eve akşam yemeği için ekmek almaya çıkmışken kendini İzmir’de en sevdiğin dostunla rakı kadehlerini tokuştururken bulmak gibi bir şey olmasın sakın? Hiç düşündün mü?

Hayatında kaç kere bırakıp düşünmeyi (evi,karını,kocanı,kirayı, elektriği,doğal gazı...) ayağının altını gıdıklayarak yakan sıcak kumların tadını çıkardın?
Şimdiyi, o anı doya doya, kendini koyvererek yaşadın?

Yoksa sen de hep birsey yapmaya yetişmeye çalışırken geç mi kaldın?

Yorulmuştum tüm bunları sorgularken,
Sonra birden,
aniden...

Başlarken insiyatifsiz olduğum ama tadını aldıktan sonra bitmesini de istemediğim, hiç bitmez sandığım film aniden bitiverdi!

Beyaz perdeler simsiyah oldu!

Yazmıştım ya başında,
Bugün gerçekten tuhaf bir gündü...

Yeryüzüne geri çıktım yine.

Ayağım betona basıyor. (Toprağa değil...)

Ve biliyorum, yer altındaki o eşsiz dakikalarımı hiç unutamayacağım...


*Aylak Adam-Yusuf Atılgan  ve Yeraltından Notlar - Dostoyevski'den alıntılarla yazılmıştır
.

Yorumlar

Yorum yazabilirsiniz.

Picture_2

Merhaba,
Yazılarım, hayatım siyahkugu.com'da "Hayatın tadını üzerine düşünerek cıkaralım." Yorumlarınız için: siyahkugu@gmail.com

Pınar