« February 2008 | Ana Sayfa | April 2008 »

March 28, 2008

Aile "Saadet"i

Ana/Kız-1:

İlk işaret...


Saadet hünerli elleriyle mutfağının gözde yemeklerinden kuru köfteyi yapmak için kasaptan özenle seçtiği az yağlı kıymasını evire çevire yoğuruyor, bir yandan da kızının yana yakıla anlattıklarına kulak veriyordu.

"Dayanamayacağım gerçekten sıkıldım. Boşanacağım. Dırdırından, huysuzluğundan, yediği leş gibi sarmısaklardan bıkkınlık geldi artık anne. En beteri de yalnızlık! Aynı evin içinde ruhu birbirinden bambaşka semalarda gezinen iki insanız biz. Geç bile kaldım aslında, bu daha ilk günden belliydi... Çıldıracağım. Yani ya bitecek bu terane, ya ben delireceğim düşünmekten anne ya!”

Saadet kızının kocasıyla ilgili söylenmelerini dinlerken arada bir gözlerini belli belirsiz donuk ifade yokluyor ama yetmiş yıldır gülen ışıltılı suratının tek hakimi olamıyordu. Birden cilveli, şen bir kahkaha patlattı.

"A aaa... Ben ne koyuyordum bu kuru köftenin içine bak unutuverdim. Kafamın içi sanki bir anda bembeyaz oldu!"

Fatma annesinin attığı kahkahaya sinirlendi ve babasındansa onunla dertleştiğine pişman oldu.

Oysa kadını en iyi kadın anlar diye bu kez annesiyle paylaşmak istiyordu sıkıntılarını.

"Ya anne sen beni dinlemiyor musun? Bırak şimdi kuru köfteyi allahaşkına da bana bir akıl ver"

"Ne oldu be deli kız. Ne sinirleniyorsun hemen. Sen çocukluğundan beri böyleydin zaten. Eee kocacığın nasıl bakalım?"

"Anne sen gerçekten beni delirtmek istiyorsun!"

"Hayda. Kızım ne oldu ki şimdi ne dedim ben?"

Fatma, annesinin bu umursamazlığı karşısında yalnızlığınının omuzlarına iyiden iyiye yüklendiğini hissetti. Annesi belli ki ona açıkça boşanma diyemiyor, böyle tuhaf dolambaçlı bir yoldan konuyu kapatmaya çalışıyordu.

Fatma "Seninle dertleşende kabahat" diye kendi kendine söylenerek sofraya gidecek tabakları götürmeye koyuldu.

Ana/Kız-2:

İkinci işaret

"A a! Ne oldu ayağına?" diye sordu Saadet torununa.

"Hiç sorma anneanneciğim ya. Resmen düz yolda yürürken birden ayağım burkuldu. Şişti baksana, mosmor oldu!"

"Hay allah, aman kızım dikkat et kendine. Zaten hep şu topuklu pabuçlardan oluyor ne oluyorsa. Öyle özenme daha bu yaştan topuklu giyinmeye. Nasıl olsa bir yaşın gelecek, mecburiyetten giyeceksin her gün..."

Melek, topukluların nasıl bir zorunluluk haline dönüşeceğini düşünmeye dalmıştı ki annesi Fatma "Haydi sofraya oturalım artık acıkmadık mı" diye aralarına girdi.

Anneannesinin nasihatlerinden sıkılan Melek konuyu kapatma fırsatını kaçıramazdı.

"Acıkmaz olur muyuz! Hemen oturalım masaya." diye heyecanla bağırdı.

Saadet tam o sırada evde ekmek kalmadığını hatırlatınca eşi Sabahattin hemen bakkalı arayıp ekmek istedi.

Kuru köftelerin tadı o öğlen eskisi gibi değildi.

Birşeyler değişikti ama kimse neyin eksik, neyin fazla olduğunu anlayamamıştı.

Fatma , annesiyle olan başarısız dertleşme girişiminden sonra yemek boyunca babasıyla politikadan bahsetti. Melek’le Saadet de karınlarını doyuruyorlar bir yandan da bu hararetli sohbeti dinliyorlardı.

Melek, mutfaktan tuz almak için kalkarken burkulan ayağına bir sancı daha saplandı.

"Ay! Çok ağrıyor ya"

"Niye, ne oldu ki?" diye endişeli gözlerle torununa sordu Saadet.

"Eh işte burkulan yer ağrıdı birden ayağa kalkınca anneanne" dedi Melek.

"A aa ayağını mı burktun?" diye yine şaşırdı anneannesi.

Sonra onun şaşırmasına şaşıran Melek:

"E hani biraz evvel anlattım ya anneanne, düz yolda yürürken resmen burktum diye?" dedi.

...

Kısa bir sessizlik anı ve yaşananların hızlıca bir muhasebesinin ardından Fatma ile Melek'in bu hüzünlü keşif anında çakmak çakmak olan gözleri buluşmuştu.

Kabullenmesi çok zor olsa da Saadet az önce dinleyip tepki verdiği konuyu hatırlamıyordu. İlgi duymadığı ya da geçiştirmek istediğinden anlatılanlara tepkisiz kalmıyor, onları tamamen unutuyordu.

Melek'in gözleri dolu dolu oldu ve tuzluğu aramayı bu kez bahane ederek içeri gitti. Artık burkulan ayağının acısını hisssetmiyordu.

Setin üstünde ve dolaplarda tuzluğu bulamayan Melek mutfaktaki her yeri karıştırmaya başladı. Fırının kapağını açtığında karşılaştığı manzara karşısında donup kaldı. İçeride üst üste istiflenmiş belki on beş yirmi tane üst üste, bayatlamış bütün ekmek vardı.

Tuzluğu aramaktan vazgeçti ve şaşkınlığını biraz dindirmesi için kendisine bir bardak su doldurdu. İçine birkaç parça buz koymak üzere buzluğu açtığında karşısında bir kalıp sabun ve hemen yanında da on dakikadır aradığı tuzluğu görünce artık gözyaşlarını tutamadı.

Annesini diğerlerine belli etmeden mutfağa çağırdı ve gördüklerini ona da gösterdi. Fatma önce dondu kaldı, sonra gözünün önüne yıllardır gazetelerde dergilerde karşısına çıkan ve hep yüreğini sıkan bir korkuyla okuduğu yaşlılık, bunama ile ilgili yazılar geldi...

Hayatta ne yaşanacaksa yaşanıyor, ne acılar çekilecekse  çekiliyordu. Önceden birşeyler için korkmak, kaygılanmak, şüphelenmek, dertlenmek olayların gerçekleşmesine engel olamıyordu işte...

Annesinin acı gerçeğiyle böylece yüzleşti. İlk iş paniği bir kenara bırakıp hastalık daha ilerlemeden iyi bir doktor aramayı düşündü.

Sonra aklına babası takıldı...

Onun gibi hassas bir insan bunu nasıl anlamamış ve söylememişti? Melek’ten anneannesini oyalamasını isteyerek derhal babasının yanına gitti...

Karı/Koca

“Baba, annemin bazı şeyleri unuttuğunun, eskiye göre biraz daha farklı davrandığının sen de farkında mısın?”

Yaşlı adamın o anda katarakttan rengi belirsizleşmiş gözleri aniden sabir bir noktaya kilitlendi ve uzaklara daldı...

Kahverengi lekeli, buruşuk derili ellerini kızınınkilerin üzerine koyarak,

“Evet, ne yazık ki. İlk farkına varmam bundan bir ay kadar önce oldu. Sabah ekmek kalmadığını, bakkaldan ekmek istememiz gerektiğini söyledi. Getirttik...

Öğlen olduğunda yine şaşkın ve donuk bir ifadeyle “ekmek isteyelim Sabahattin, aman ekmeksiz kalmayalım” dedi. İstedik...

Ve akşam da...

Sonraki her gün. Sabah, öğlen, akşam. Ne zaman istediyse ekmek aldık.

Karımdan değerli mi ekmek dediğin. Onun o güzel yüzünü üzgün göreceğime, kalbini kıracağıma her defasında bakkalı arıyorum...

Her sabah uyandığımda öyle içim yanıyor, o kadar üzülüyorum ki!”

Son cümlesini söylerken sesi titreyen Sabahattin’in boğazına bir yumru saplandı sanki...

Susarak evliliklerini,  omuz omuza eskittikleri yılları düşündü...

O Saadet'le yarım asırdır yaşattıkları kanlı canlı yepyeni bütünün müptelasıydı.
Bütünün bir kısmında yeni yeni peydahlanan, iç acıtan bir aksaklık olsa da.

March 16, 2008

Zamanla

Tanımadıklarımızla tanışacak,
Öğrenmediklerimizi öğrenecek,
Tam da en kaygılandığımız anda yüzleşeceğiz korkularımızla

Bir matematiği olmadığından hayatın,
Alırken doğru olduğunu düşündüğümüz kararlar belki zamanla hataya,
Hata sandıklarımız  ise doğruya dönüşecekler

Ve biz,
Yaşamaya devam edeceğiz.

March 15, 2008

İnsan ve karınca

İnsan denilen bazen,
Onca -ki çoğu zaman oncasını da bulmak da zordur, kötü gününde...

Eşe, dosta,
Sevgiliye,
Karıya, kocaya
Anneye, babaya, kardeşe

Etraftaki tüm kalabalığa rağmen

O denli yalnız
Ve çaresiz ki...

Keşke karınca olarak doğsaydım
Diye iç geçirecek kadar...

March 07, 2008

An

En insani hakkın olan
"An"ı yakalamak istediğinde
Gelecek kaygıların çullanmıyor mu üzerine...

Nefes alamadığında suni teneffüs yapabilecek kaç kişi var
Yakınında,
Uzağında?

Nefes alamadıkça da tatman gereken şu "an"dan

Nasıl da uzaklaştığını hissetmiyor musun?

Yeraltından Aylak Adam Üzerine Notlamalar...

Bugün, tuhaf bir gündü...

Tuhaf şeyler, mistik, "akıl" dışı olaylar belki her zaman olurdu insan hayatında, ama bu başkaydı.

Yerin altına, yerin dibine girmek istedim ve bunu başardım!

Orada aniden beyaz perdeler indi gözlerimin önüne. Hepsinde oynayan filmlerin konularının aynılıklarını görünce içim sıkıldı önce. Hani şu sebebini bilemediğin ama içini kasan kavuran sıkıntılar vardır ya, onlardan biri bağlı olduğu yerden kurtulup saplanıverdi derinlerime.

Durup düşündüm bu bungun görüntülerin üzerine. Gözlerimde alışık olmadığım donuk bir bakış ile geçirdim soluk renkli bu saatleri.

Sonra, yine birden, öyle içten, öyle gürbüzünden bir kahkaha attım ki, “delirdim heralde” dedim kendi kendime.

"Böylesine içten gülebilenler bir deliler, bir de cocuklar” olabilirdi.

Filmleri bu kez kahkahalarım eşliğinde izlemeye ve üzerine düşünmeye devam ettim:

"Ah şu öznel aklın biricikliğini savunarak ilahlaştıran, şımartan, hayatta herşeyi iki kere iki dördün peşine takılarak anlamlandırmaya, rasyonalize etmeye çalışan “aydınlanmış” insanların yalnızlığı..."

Nasıl iç sıkmazdı!

İnsanoğlunun, yine kendi kendine yaratıp ayaklarına dolaştırdıkları  zorunluluklar, klişeler ve  monotonluklar arasındaki kuşatılmışlığı...

Dökme kalıplarımızın gölgesine taşabilecek farklı olasılıkların olabileceğini göremeyen bizlerin gülünç ve acınası hali...

Peki ya modern insanın sürekli mutlu olmak ve eğlenme zorunluluğu?

Eğlenmek de zorunluluktan olur mu demeyin. Şöyle bir düşünün- çok gerilere gitmeye gerek yok - bir kaç ay önceki bir mühim tören ilişmedi mi gözlerinizin önüne?

Yılbaşında, koca sene boyunca yenilebilecek kadar fazla, çeşitli yemeklerden yemek, içkilerden içmek veee en önemlisi “çok” , “pek çok” eğlenmek en kutsal vazifelerinden değil mi bizim gibi tutsakların?

Aslında herşeyi yapabilmesi kendi elindeyken, insanın içinde sürekli bir özgürlük ve sınırsızlık ihtiyacı duyması....

Gelecek –farkında bile olmadan yapılan ufacık bir hareketle değişebiliyorken aslında- bir sürü kalıplarla, yargılarla, planlarla yaşamaya çalışmamızın acizliği.

Tutunması gereken sadece insanın kendi dip diri bedeni ve ruhuyken, sürekli dışarıda farklı bir tutamak araması.

Dahası hiç yoktan inşa ettiği bu kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanmasının paradoksu....

İnsanın samimiyeti ve doğalın güzelliğini avuçlarından kaydırıverdikten sonra yine tutup normale, özentisiz olana duyduğu hasret, basit olanı kıskanmasının tüyler ürperten çelişkisi! Mesela makyajlı, fönlü, seksi bir kadın yanıbaşında otururken bir anda boyasız ve topuksuz ayakkabılarıyla önünde boy gösterebilecek doğal bir kadını görmeyi arzulamak. Ya da yanından geçen salaş bir adamın iki günlük kirli sakalı görüp onun yerinde olabilmek yine senin elindeyken tutup onu kıskanmak....

Sıcakta sırtına geçirdiğin yünlü bir şal altında terlemek gibi yapmacıklığın fazlalığını sırtına yüklemek ve oturduğun yerden kalkıp kilometrelerce yürümek...

Saray da kümes de işlev olarak insanı yagmurdan korurken insanın hep sarayın peşinde olmasının  daraltan manasızlığı.

Ah insanın şu gülünç ve nankör doyumsuzluğu!

“Sen”in anlaşılabilirliği, basitliği duruken  “Siz”in karmaşasını sürünün geri kalan tüm bireyleri gibi tercih etmek...

İstekler ve iç sese göre hareket edememenin acizliği...

Yine kendi aklımızın, mantıgımızın altında ezilmemiz?

İçimizle dışımız arasında kaldığımız çelişki,

Bitmeyen güç yarışı,

Bilek güreşi...

Bir anda aklına gelen çılgınlığı yapamamanın tutsaklığı... Kaç çılgınlığın oldu hayatında? Kaç kere seni zincirleyen- ama aslında sahte olan - şu kalıplarını kırabildin? Yaptığın en büyük çılgınlık herkes seni eve gidecek sanırken meyhaneye gitmen miydi? Gülünç olma!

Çılgınlık denilen mesela eve akşam yemeği için ekmek almaya çıkmışken kendini İzmir’de en sevdiğin dostunla rakı kadehlerini tokuştururken bulmak gibi bir şey olmasın sakın? Hiç düşündün mü?

Hayatında kaç kere bırakıp düşünmeyi (evi,karını,kocanı,kirayı, elektriği,doğal gazı...) ayağının altını gıdıklayarak yakan sıcak kumların tadını çıkardın?
Şimdiyi, o anı doya doya, kendini koyvererek yaşadın?

Yoksa sen de hep birsey yapmaya yetişmeye çalışırken geç mi kaldın?

Yorulmuştum tüm bunları sorgularken,
Sonra birden,
aniden...

Başlarken insiyatifsiz olduğum ama tadını aldıktan sonra bitmesini de istemediğim, hiç bitmez sandığım film aniden bitiverdi!

Beyaz perdeler simsiyah oldu!

Yazmıştım ya başında,
Bugün gerçekten tuhaf bir gündü...

Yeryüzüne geri çıktım yine.

Ayağım betona basıyor. (Toprağa değil...)

Ve biliyorum, yer altındaki o eşsiz dakikalarımı hiç unutamayacağım...


*Aylak Adam-Yusuf Atılgan  ve Yeraltından Notlar - Dostoyevski'den alıntılarla yazılmıştır
.

Picture_2

Merhaba,
Yazılarım, hayatım siyahkugu.com'da "Hayatın tadını üzerine düşünerek cıkaralım." Yorumlarınız için: siyahkugu@gmail.com

Pınar