Aile "Saadet"i
Ana/Kız-1:
İlk işaret...
Saadet hünerli elleriyle mutfağının gözde yemeklerinden kuru köfteyi
yapmak için kasaptan özenle seçtiği az yağlı kıymasını evire çevire
yoğuruyor, bir yandan da kızının yana yakıla anlattıklarına kulak veriyordu.
"Dayanamayacağım gerçekten sıkıldım. Boşanacağım. Dırdırından, huysuzluğundan, yediği leş gibi sarmısaklardan bıkkınlık geldi artık anne. En beteri de yalnızlık! Aynı evin içinde ruhu birbirinden bambaşka semalarda gezinen iki insanız biz. Geç bile kaldım aslında, bu daha ilk günden belliydi... Çıldıracağım. Yani ya bitecek bu terane, ya ben delireceğim düşünmekten anne ya!”
Saadet kızının kocasıyla ilgili söylenmelerini dinlerken arada bir gözlerini belli belirsiz donuk ifade yokluyor ama yetmiş yıldır gülen ışıltılı suratının tek hakimi olamıyordu. Birden cilveli, şen bir kahkaha patlattı.
"A aaa... Ben ne koyuyordum bu kuru köftenin içine bak unutuverdim. Kafamın içi sanki bir anda bembeyaz oldu!"
Fatma annesinin attığı kahkahaya sinirlendi ve babasındansa onunla dertleştiğine pişman oldu.
Oysa kadını en iyi kadın anlar diye bu kez annesiyle paylaşmak istiyordu sıkıntılarını.
"Ya anne sen beni dinlemiyor musun? Bırak şimdi kuru köfteyi allahaşkına da bana bir akıl ver"
"Ne oldu be deli kız. Ne sinirleniyorsun hemen. Sen çocukluğundan beri böyleydin zaten. Eee kocacığın nasıl bakalım?"
"Anne sen gerçekten beni delirtmek istiyorsun!"
"Hayda. Kızım ne oldu ki şimdi ne dedim ben?"
Fatma, annesinin bu umursamazlığı karşısında yalnızlığınının omuzlarına iyiden iyiye yüklendiğini hissetti. Annesi belli ki ona açıkça boşanma diyemiyor, böyle tuhaf dolambaçlı bir yoldan konuyu kapatmaya çalışıyordu.
Fatma "Seninle dertleşende kabahat" diye kendi kendine söylenerek sofraya gidecek tabakları götürmeye koyuldu.
Ana/Kız-2:
İkinci işaret
"A
a! Ne oldu ayağına?" diye sordu Saadet torununa.
"Hiç sorma anneanneciğim ya. Resmen düz yolda yürürken birden ayağım
burkuldu. Şişti baksana, mosmor oldu!"
"Hay allah, aman kızım dikkat et kendine. Zaten hep şu topuklu pabuçlardan
oluyor ne oluyorsa. Öyle özenme daha bu yaştan topuklu giyinmeye. Nasıl olsa
bir yaşın gelecek, mecburiyetten giyeceksin her gün..."
Melek,
topukluların nasıl bir zorunluluk haline dönüşeceğini düşünmeye dalmıştı ki
annesi Fatma "Haydi sofraya oturalım artık acıkmadık mı" diye
aralarına girdi.
Anneannesinin
nasihatlerinden sıkılan Melek konuyu kapatma fırsatını kaçıramazdı.
"Acıkmaz olur muyuz! Hemen oturalım masaya." diye heyecanla bağırdı.
Saadet tam o sırada evde ekmek kalmadığını hatırlatınca eşi Sabahattin hemen bakkalı arayıp ekmek istedi.
Kuru köftelerin tadı o öğlen eskisi gibi değildi.
Birşeyler değişikti ama kimse neyin eksik, neyin fazla olduğunu anlayamamıştı.
Fatma , annesiyle olan başarısız dertleşme girişiminden sonra yemek boyunca babasıyla politikadan bahsetti. Melek’le Saadet de karınlarını doyuruyorlar bir yandan da bu hararetli sohbeti dinliyorlardı.
Melek,
mutfaktan tuz almak için kalkarken burkulan ayağına bir sancı daha saplandı.
"Ay! Çok ağrıyor ya"
"Niye,
ne oldu ki?" diye endişeli gözlerle torununa sordu Saadet.
"Eh işte burkulan yer ağrıdı birden ayağa kalkınca anneanne" dedi
Melek.
"A aa ayağını mı burktun?" diye yine şaşırdı anneannesi.
Sonra onun şaşırmasına şaşıran Melek:
"E hani biraz evvel anlattım ya anneanne, düz yolda yürürken resmen
burktum diye?" dedi.
...
Kısa bir sessizlik anı ve yaşananların hızlıca bir muhasebesinin ardından Fatma ile Melek'in bu hüzünlü keşif anında çakmak çakmak olan gözleri buluşmuştu.
Kabullenmesi çok zor olsa da Saadet az önce dinleyip tepki verdiği konuyu hatırlamıyordu. İlgi duymadığı ya da geçiştirmek istediğinden anlatılanlara tepkisiz kalmıyor, onları tamamen unutuyordu.
Melek'in gözleri dolu dolu oldu ve tuzluğu aramayı bu kez bahane ederek içeri gitti. Artık burkulan ayağının acısını hisssetmiyordu.
Setin üstünde ve dolaplarda tuzluğu bulamayan Melek mutfaktaki her yeri karıştırmaya başladı. Fırının kapağını açtığında karşılaştığı manzara karşısında donup kaldı. İçeride üst üste istiflenmiş belki on beş yirmi tane üst üste, bayatlamış bütün ekmek vardı.
Tuzluğu aramaktan vazgeçti ve şaşkınlığını biraz dindirmesi için kendisine bir bardak su doldurdu. İçine birkaç parça buz koymak üzere buzluğu açtığında karşısında bir kalıp sabun ve hemen yanında da on dakikadır aradığı tuzluğu görünce artık gözyaşlarını tutamadı.
Annesini diğerlerine belli etmeden mutfağa çağırdı ve gördüklerini ona da gösterdi. Fatma önce dondu kaldı, sonra gözünün önüne yıllardır gazetelerde dergilerde karşısına çıkan ve hep yüreğini sıkan bir korkuyla okuduğu yaşlılık, bunama ile ilgili yazılar geldi...
Hayatta ne yaşanacaksa yaşanıyor, ne acılar çekilecekse çekiliyordu. Önceden birşeyler için korkmak, kaygılanmak, şüphelenmek, dertlenmek olayların gerçekleşmesine engel olamıyordu işte...
Annesinin acı gerçeğiyle böylece yüzleşti. İlk iş paniği bir kenara bırakıp hastalık daha ilerlemeden iyi bir doktor aramayı düşündü.
Sonra aklına babası takıldı...
Onun gibi hassas bir insan bunu nasıl anlamamış ve söylememişti? Melek’ten anneannesini oyalamasını isteyerek derhal babasının yanına gitti...
Karı/Koca
“Baba, annemin bazı şeyleri unuttuğunun, eskiye göre biraz daha farklı davrandığının sen de farkında mısın?”
Yaşlı adamın o anda katarakttan rengi belirsizleşmiş gözleri aniden sabir bir noktaya kilitlendi ve uzaklara daldı...
Kahverengi lekeli, buruşuk derili ellerini kızınınkilerin üzerine koyarak,
“Evet, ne yazık ki. İlk farkına varmam bundan bir ay kadar önce oldu. Sabah ekmek kalmadığını, bakkaldan ekmek istememiz gerektiğini söyledi. Getirttik...
Öğlen olduğunda yine şaşkın ve donuk bir ifadeyle “ekmek isteyelim Sabahattin, aman ekmeksiz kalmayalım” dedi. İstedik...
Ve akşam da...
Sonraki her gün. Sabah, öğlen, akşam. Ne zaman istediyse ekmek aldık.
Karımdan değerli mi ekmek dediğin. Onun o güzel yüzünü üzgün göreceğime, kalbini kıracağıma her defasında bakkalı arıyorum...
Her sabah uyandığımda öyle içim yanıyor, o kadar üzülüyorum ki!”
Son
cümlesini söylerken sesi titreyen Sabahattin’in boğazına bir yumru
saplandı sanki...
Susarak evliliklerini, omuz omuza eskittikleri yılları düşündü...
O Saadet'le yarım asırdır yaşattıkları kanlı canlı yepyeni
bütünün müptelasıydı.
Bütünün bir kısmında yeni yeni peydahlanan, iç acıtan bir aksaklık
olsa da.

Yorumlar