Kandırmaca
Taşıyabilene yüklenir hayat,
Sırtını olduğundan hasas, zihnini sığ göstermeyi öğrenir zamanla,
Bu anlamsız yüklerden yorulan insan.
« December 2007 | Ana Sayfa | February 2008 »
Taşıyabilene yüklenir hayat,
Sırtını olduğundan hasas, zihnini sığ göstermeyi öğrenir zamanla,
Bu anlamsız yüklerden yorulan insan.
An: (Kelime anlamıyla)
"Zamanın bölünemeyecek kadar kısa parçası"
Peki o kısacık parçanın yaydığı enerji nasıl yoğundur ki insanın yaşamı sürdürmesinin nedenidir?
Beklediğin ya da bazen hiç beklemediğin bir "an" da yakaladığın derin bir bakış, gözünü kamaştıran bir gülümseme, içini titreten bir cümle, bakmaya doyamadığın hoş bir seyir yaşamın anlamını keşfetmeye yaklaştığını hissettirmez mi sana da çoğu zaman?
Kalp atışlarının hızlanmasının keyfini sürmez misin hiç o "an"larda?
Süreklilik İlkesi : (Bir felsefe terimi olarak)
"Her yerde sürekli bir gidiş olduğunu, doğada sıçramanın olmadığını,
her şeyin bir bütün içinde örüldüğünü söyleyen temel ilke."
Mutluluk, "süreklilik ilkesi"ne asi ruhuyla direnen , ani sıçrayışlarıyla sorgulayan insanın içine yerleşen mutsuzluk ayinini bozan bölücü "an"lardır bence...
Aç şehir martıları yolculuk ettiler bu sabah bana,
Üç kuruşluk zenginliğimin simgesi simidimi son susam tanesine kadar bölüştüm onlarla ...
Bir kara batağı dalgalarla oynaşırken ebeledim saklambaç oynayan bir çocuğun heyecanlı kalp atışlarıyla!
Bir kış günü, (Ocak'ın 13'ünde)
Ben,
martılar,
güneş
ve deniz...
Sevişerek ısıttık birbirimizi bir vapur yolculuğunda,
Anlık mutluluklarımızla...
Tok bir yumru takıldı kaldı kadının boğazına,
Yutkunduğunda sinsice aşağıya, yukarıya hareket eden,
Var oluşunu kaygıya borçlu olan,
Utanmaz bir asalakçasına yine kaygı ile beslenen
Verdiği huzursuzluk ancak göz pınarlarından akan yaşlarla hafifleyen...
İnsan,
Ona ait olanları kaybetmeyi kabullenemeyen
Ve hep daha çoğuna sahip olmak için
Sürekli çabalayan...
Nietzsche Ağladığında”yı okuduktan ve Nietzsche’nin “ümitsizlik öz farkındalığın bedelidir” cümlesinden etkilendikten sonra...
Düşünsenize hepimiz bir ruh (zihin)
ve bedenden oluşmuşuz. Hepimizin ruhunu tutup vakumlamışlar ve etten,
kemikten bir bedenin içine yerleştirmişler.
Farklı beden ölçülerimiz olduğu gibi farklı ruh ölçülerimizin de olduğunu düşünmüşümdür hep...
Kimilerinin ruhları, bedenlerinin içine
sorunsuz sığabilmiştir. Çünkü bu “şanslı” kişilerin ruhları
uyku kovuklarında ilk buldukları yere yerleşerek kıpırdamaksızın,
usul ve uslu bir hayat geçirmeyi yeğlemişlerdir.
Bu yerleşmenin gözle görülebilir somutlaşan yansıması o kişilerin koşulsuz istikrarları ve mutluluklarıdır.
Diğer tüm ruhu bedenine sorunsuz ilişebilmiş şanslılar gibi sadece “belli” ve “basmakalıp” dönemlerde mutluluklarının gölgelendiği , iç huzursuzluklarının bedenlerini dürttüğü olur.
Büzüşmüş ruhların rüyalarına
ara verdikleri bu dönemlere insanlar kalıp isimler bulmuşlardır
çoktan, mesela ergenlik, andropoz, menopoz gibi....
Bu kişiler, “herkes” yaşadığı için , normal “düzen”den kopmamak adına bu belli dönemlerde birtakım sıkıntılar yaşayabilirler.
Bu evreden geçmek onlara önceden öğretilen
“evrensel” sorunlu dönemlerden olduğu için midir bilinmez ama
bu dönemde beden-ruh eşleniği olan bu “şanslı” doğuştan dizginliler
az da olsa hayatlarını sorgularlar ve düşünürler...
Sadece o dönemlerde ruhları uyku sersemi mahmur gözlerle kovuklarından şöyle bir çıkıp sağa sola bakıp gerinir sonra keşfedilebilecek yeniliklerden hoşlanmayıp, özgürlük denen illetten korkup yine uzun süre uyanmamak üzere yuvalarının yolunu tutarlar.
Bazılarının ise ruhları, beden bulmalarının
ilk gününden, daha ilk yakarışlarından itibaren isyan halindedir.
Sürekli bedenlerinden çıkma arzusu
içerisinde kıvranarak özgürlüklerinin peşindedir gözleri.
Hayatlarındaki ve çevrelerindeki
“kalıp”larda gözle görünür hiçbir sorun yoktur ama onların
temel dertleri zaten bu kalıpların varlığıdır.
İçine girmek zorunda bırakıldıkları
“kalıp”ların (beden) sınırlarını, tırnaklarının içinin
kan ve kıymık dolmasını umursamadan tırmıklar, eşeler dururlar.
Kalıpları, -“meli” –“malı”ları sorgularlar. Tüm bunlar iyice girdaplaşan, zorlaşan ebedi bir tutsaklık hissi verir onlara.
Huzursuzca ararlar.
Ruh denilen illetleri, beden labirentinin “kafatası” kısmından en ideal çıkış noktasına ulaşmaya çabalar, azmeder durur.
Böylece ruhları bedenlerine bir türlü sığmayan insanların beyinlerindeki sorgulamaları, düşünceli halleri, özgürleşme ihtiyaçları hayat boyu sürer.
Onlar sürekli kendi içlerinde uzun ve derin keşif gezilerine çıkmadan, yeni birşeyler öğrenmeden, kendileri gibi başkalarının da olduğu gerçeğini görmeden rahat edemezler
İlişkidekiler geçen zamanı değerlendirebilmeli, olgunlaşırken bir yandan monotonluğu da ber taraf edebilmelidirler:
Yeri geldiğinde kelimelere dökmeye ihtiyaç duymadan kurulabilen bir iletişimin sıcaklığını yaşayabilmeli ama yaşanılanları kelimelere dökerek paylaşma coşkularını da hiç kaybetmemelidirler....
İlişkidekilerden biri yalnızlığına beraberliğinden daha çok vakit ayırdığında ilişki tehlike altındadır da,
İlişkidekilerden her ikisi de yalnızlıklarını beraberliklerine daha çok tercih eder olmuşsa mı ilişki artık yoktur?
İlişki aslında ne zaman yok olur, tükenir?
İlişkidekiler bunu fark ettiklerinde mi, yoksa ancak bitiş noktasına geldiklerini cesaretle birbirlerine söyleyebildiklerinde mi?
Bitişe ilişkidekiler mi karar verir yoksa aslında ilişkinin kendisi mi?
İlişkidekilerden biri yalnızlığıyla sevişmekten aldığı hazzın doruk notasındayken diğeri hala yalnızlığını paylaşmak için onu bekliyor olabilir.
O biri sevişmesine biraz ara verdiğinde ise - bir başka doruk noktasına tırmanmadan önce
Diğeri artık yalnızlığın paylaşılamayacak birşey olduğunu çoktan öğrenmiş, ancak tek başına tadı çıkan yalnızlığın müptelası olmuştur bile...
Üstelik yalnızlıkla ilişkisi öyle taze ve heyecanlıdır ki, kapısını sevişme aralarında yorgunluk atarken tıklatan diğerine artık kulak asmaz olur...
Aslında artık, o an,
İlişkidekiler diye bir şey de kalmamıştır.
Hatta belki de,
Taraflar yalnızlığını paylaşmak için bekleyen ve yalnızlığıyla sevişmekten haz alan diye ayrılıyorsa birbirinden, orada "ilişkidekiler" kavramı hiç olmamıştır...
Sahte bitiriş ertelenir, ötelenir, bir süre daha sürüklenilir...
Yalnızlığınla baş başa hızlı adımlarınla yürürken sokakta,
Birden yanından geçen birinin sana "tanıdık" gelen kokusuyla aslında yalnız olmadığını farkedip umutlandın o gece.
Tam içine çekmek isterken kokusunu O'nun, doyasıya
Durdurdun kendini,
Zamanın "aşk" için uygun olmadığını (?) düşündüğünden.
O'nu koklamak yerine,
Seyrettin bir sokak lambasının ışığında yere düşen yağmur damlalarını
Ve ıslanan asfaltın kokusunu çektin günlerce içine.
O'nunla sohbet etmek yerine,
Sigaraların birini söndürürken bir diğerini yerleştirdin dudaklarına, dumanlarını gezindirdin ciğerlerinde.
O'na dokunmak yerine,
Alkol dolu kadehlerin terlemiş kıvrımlarını okşadın her gece...
Ama yetmedi değil mi?
Erteleyemedin aşkın zamanını,
Yapamadın,
Duramadın.
O'nu koklamadan
O'na dokunmadan
Olmayacaktı...
Aşkın zamanını çoğu zaman kişilerden bağımsız, aşkın kendisi belirliyordur belki de?