Paralel Hayatlar-Mektup 1
Merhaba Pınar,
Mektubunu aldığıma öyle sevindim ki! Keşke daha uzun yazabilseydin bana....
Sahi kaç yıl oldu görüşmeyeli? İlkokulun son yılıydı sanırım ayırdığımızda yollarımızı seninle. Hiç unutmam, her sabah, erkenden, hava daha aydınlanmamışken uyanır, o küçücük yaşına rağmen kimseye rahatsızlık vermemek için sessizce siyah önlüğünün üstüne beyaz yakanı iliştirir, akşamdan düzenlediğin koca çantanı sırtına takar, koşturarak okul servisine yetişirdin...
Ayrılık vaktinin gelip çattığı o Salı akşamı sanki dün gibi aklımda ...Annen, Mozart’ın en yorucu operalarından biri olan Saraydan Kız Kaçırma’yı çalıp eve yine bitkin bir halde gelmiş, masanın üzerine çocuk kaleminden çıkan o kargacık burgacık yazınla bıraktığın notu okuyup kabaran özleminin de hızlandırdığı adımlarla odana, yanı başına koşmuştu. Notunda her akşam olduğu gibi eve döndüğünde annenin seni uyandırmasını istemiştin.
Biliyordun öperek uyandıracağını.
Özlüyordun akşam olunca, yokluğunda, kokusunu.
İstiyordun ki, gecenin bir yarısı, sen uyku mahmuruyken, yine o tadına doyum olmayan sohbetlerinizden birini yapın, sonra göz kapaklarının düşmesine mani olamadığın noktada kulağına “tatlı rüyalar bebeğim” diye fısıldayarak anneciğin bıraksın seni tekrar, uykunun rahat kollarına...
İçeri giren annen, odayı havasız bulup önce balkon kapısını açmıştı o gece. Sessizdi tüm bunları yaparken çünkü senin, çıkan ani bir gürültüyle değil, öpücükleriyle uyanmanı istiyordu. Yatağında yanına ilişip yanağına kondurduğu o ilk öpücükle beraber sen de gözlerini yarım aralayarak boynuna sarılıp “hoş geldin” demiştin ona. Derken de içten bir tebessüm kapladı suratını. Sonra sohbetiniz başladı. Sen ona evde o gittikten sonra neler yaptığını, hangi dersleri çalıştığını anlatmıştın heyecanla, o ise keman çalmaktan ne kadar yorulduğunu...
Sohbet sohbeti açmış, konu yine dönmüş dolaşmış, o günlerin sıcak meselesinde takılmıştı: “Konservatuvar sınavlarına girip sanat yolunu mu seçmeliydin ailedeki hemen herkes gibi , yoksa, annenin hayal ettiği gibi hiç sanat camiasına, o dedikodulu, yıpratan ortama “bulaşmayıp” ortaöğrenimine devam mı etmeliydin?”
Sen annene baleyi, klasik müziği ne kadar çok sevdiğini, gönlününx sanattan yana olduğunu anlatmıştın yine küçük dilin döndüğünce ... Annen ise hayatı balerinlikten kazanmanın sakıncalarını anlattı bir bir sana: “Bileğine gelebilecek en ufak bir zedelenmeyle mesleğinden uzaklaşman gerekeceğini, bale hayatın sona erdiğinde nasıl da kilo alacağını, çalışma saatlerinin dengesizliğinin yaratacağı yorgunluğu, ortamın ne kadar mücadele gerektirdiğini...”
Hayatının sonraki yıllarını etkileyecek bu sıcak konunun açılmasıyla beraber, o geceki sohbetiniz diğerlerine göre daha çok uzamıştı.
Çocuk aklınla annenin anlattıklarına hak vermiş, bir daha açmamak üzere balerinlik hayalini kalbine gömmüştün. Sen o zamanlar bunun farkına varamamış olsan da, annene karşı gelmek istememenin ve onun sevgisine olan muhtaçlığının da büyük payı vardı bu suskun kabullenmende.
Annen, bu kez seni ikna etmiş olmanın da verdiği iç huzuruyla kulağına eğilip “tatlı rüyalar” diye fısıldayıp odadan çıktığında, açık balkon kapısından esen bir rüzgarla ürpermişti bedenin. Ben ise işte o dakikalarda seninle yolumu ayırmıştım.
Ben senin asi, mücadelesever ve sanatçı ruhundum. Balerin olmayı kafama koymuştum. Senin gibi keskin bir U dönüşüyle bu büyük hayalime sırt çeviremezdim.
Konservatuvar sınavlarını geçmem çok kolay olmadı.
Çalıştım. Hem de çok... Ama kim amaçlarına çalışmadan, engelleri aşmadan ulaşabilmiş ki bu dünyada...
Sevmekle hayattaki büyük hayallerini yakalamak arasına sıkışmış bir de çabalamak aşamasının olduğunu ben daha o yaşlarda öğrenmiştim. Mektubundan anladığım kadarıyla senin bunu öğrenmen lise yıllarını bulmuş... Kazanmak istediğin o üniversite için nasıl canla başla çalıştığını okuduğumda, gözümün önüne benim de konservatuvara giriş sınavlarım geldi.
Konservatuvar yıllarım da öyle dışarıdan çoğu insanın sandığı gibi yan gelip yatarak geçmedi. Fiziksel çabalarıma bir de psikolojik savaşım eklenmişti...
Okuldaki kimin elinin kimin cebinde belli olmayan o “rahat” ortama uyum sağlayabilmek, kendi kendime bir çalışma disiplini oturtabilmek, - küçükken her yediğimi çıkarttığım için annemin zorla içirdiği balık yağlarının etkisinden olacak - çılgın iştahımı dizginleyip fiziğimi her daim korumaya çabalamak ... Zordu, zorladı...
Ama İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin kadrolu elemanı olarak Kuğu Gölü Balesi’nde
Prenses Odette’i oynadığım o ilk gün! Onca uğraştan, çabadan, yapılan sayısız provadan sonra, ilk temsil gecesinin heyecanı... Sahnede seyircilerin karşısında olmanın büyüsü!
Dinmeyen bir alkış sesiyle okşanan kulaklarım... Hissettiğim o manevi tatmin...
“Herşeye değerdi” dedirtmişti bana ve tüm yorgunluğumun yerini daha iyilerini başarma
isteği almıştı o gece... Sana yazarken bile kalbim hala o günün heyecanıyla çarpıyor
şimdi.
Elbette geçen zamanla bu camianın çok pisliğini de gördüğüm, üzüldüğüm oldu. Balerin de olsam, aslında devlete bağlı çalışan bir memurum neticede. Mesela maaşım hiç bir zaman fütursuzca alış veriş yapabilmeme yetmedi. Bir “devlet dairesi”nde olma hissine, kadınlığını kullananlara, “yakinidir” durumundan kayrılanlarına, hiç yoktan çıkartılan dedikodulara, ayak oyunlarına, mide bulandırıcı politikalara çok şahit oldum.
Ama hep o kulaklarımı okşayan alkış sesinin büyüsü yamadı bu işin defolu taraflarını.
Mesleğime bu kadar aşıkken, genç bir kadın olarak kalbim başka aşklar da aramadı değil.Ama senin mektubunda anlattığın uzun ömürlü ilişkilerinin aksine bendeki en uzunu bir seneyi geçemedi. Aşık olduğum adamlardan biri kalbimdeki sevgiyi de aşıp artık kanımı emdikten sonra “ ilişkimizdeki heyecan bitti, bana kazandırdığın üreticilik, yaratıcılıktan eser kalmadı.” diyerek çekip gitti. Bir diğerini, dışarıya benimle çıkmak istemediği bir gece, Nişantaşı’ndaki bir barın önünden geçerken esmer bir kadınla, bacakları birbirlerinin içine geçmiş, neredeyse öpüşeceklerken gördüm ve
yanıma geldiğinde tek açıklaması “Dün gece tanıştım bu kadınla ve aklım başımdan gitti
Pınar” oldu...Bizim bu sanatçı tayfası böyledir işte, “bağımsız”lığına, yaratıcılığına pek
düşkündür!
Bak yine sinirlendim bunları yazarken!
Daha yazılacak çok şey var ama şimdilik mektubuma son vermeliyim. Çalışma vakti!
Az önce yazdıklarımdan sonra sana trajikomik gelebilir ama yeni sezonda Romeo ve
Juliet balesinde Juliet rolünde olacağım!
Gidip birşeyler atıştırmalıyım, sonra da provam var.
Bu arada atıştırmak demişken, hayatı boyunca çorba ve salataya talim eden biri
olarak bahsettiğin o bal kaymaklı kahvaltılarına da çok özendiğimi bilmelisin!
Kim bilir daha ne güzellikler vardır senin seçtiğin yolda gitmeyerek kaçırdığım...
Olmayı reddettiğim için hep merak ettiğim, şu “erkeklerin dünyasında” iş kadını olmak, parayla bu kadar haşır neşir olmak nasıl hislerdir, sen de bana daha detaylı yaz. Çok merak ediyorum.
İnsanoğlu işte, aklı hep “olamadıklarında” değil mi!
Sevgiler,
Pınar
02.11.2007
pos


Yorumlar