« Paralel Hayatlar-Mektup 1 | Ana Sayfa | Hayata susamak... »

November 16, 2007

Paralel Hayatlar-Mektup 2

Merhaba Pınar,

Senden yıllar sonra gelen bu mektupla ulaşamadığım, peşinde koşmadığım
büyük bir tutkumun yıllar önce kapanan perdesi yeniden aralandı. Oysa
cevap beklemeksizin-  belki de cevabı istemeksizin, sadece bir günah
çıkarma edasıyla- atmıştım ilk mektubumu sana...

Seninle yollarımızı ayırdığımız o günden sonra kuruttum "radikal"
isteklerimi, gömdüm içimde derin bir yerlere. O zamanlar fark edememiş
olsam da şimdi farkediyorum, girdim demirden sert bir dişli çarkın tam
göbeğinden içeriye.

Sınavlar sınavları, toplumca kabul gören sözde başarılar başarıları
kovaladı. Sınav maratonlarında zamana yetişmemi sağlayan güçlü bacak
kaslarım, yazılılarda hızlı, daha hızlı yazmama yarayan hafif nasır
tutmuş parmaklarım oldu. Hep birşeylere yetişmeye, yetmeye çalıştım.

Üniversitede okuduğum bölümü hiç sevmedim. Ama en popüler okulun en
popüler bölümüydü kazandığım.
Çıktığımda da "aç da, açıkta da" kalmayacaktım.

Normalden kısa bir süre içinde mezun oldum. Yo yo, çok sevdiğim için
ya da çok akıllı olduğum için değil.  Diplomayı alarak edinmem gereken
sosyal statüye bir an evvel ulaşabilmek için.  Bu işkence bir an evvel
bitsin, usta şairin bahsettiği güzel günleri görebileyim ve  o
"ışıltılı maviliklere" bir an önce yelken açabileyim diye!

Mezun olduğumda iş hayatına dair  ideallerim vardı. İlk işyerim çoğu
insanın çalışma hayali kurduğu, çok prestij ve para kazanılan şu
yabancı şirketlerdendi. Ancak bir sene dayanabildim. Çünkü zannettim
ki diğer işyerlerinde herşey daha farklı olacak. Sonra bir şirket, bir
sene sonra bir şirket daha değiştirdim. Olmadı. Hep farklı bir yerde
farklı bir açılım, anlayış yakalayabileceğimi düşünerek değiştirdim
durdum ilk senelerde işyerlerini, sektörleri...Ama fark yoktu. Her
yerde aynı basmakalıplar, aynı hırslar, aynı dolamayan boşluklar, aynı
ahmakça debelenme, sonuçsuz bir eşelenme, aynı dört duvarda bilgisayar
başında harcanan hayatlar vardı.

Zamanla hiçbir şeyle iddaalaşmamam gerektiğini anladım, törpülendi
bazı insani meraklarım, idealist yaklaşımlarım. Farklı bir yerde
farklı bir ofis, farklı bir plaza çalışanı, farklı bir yönetim olma
ihtimalinin olanaksızlığına inandırdım kendimi.

Çalıştığım dördüncü şirkette artık büyüklerimin deyimiyle "sebat"
ettim- ki bence boyun eğmekle eş anlamlı burada kullanılan "sebat
etmek"-  ve neredeyse üçüncü seneme giriyorum.

Bu geçen yedi senede, hani şu psikolojiye konu olmuş acının 7.
evresini de başarıyla atlattım anlayacağın:

İlk şok ve hayal kırıklığı.

Sonra inkar.

Belki bir nebze kendini suçlama,
kıstırılmışlık hissiyle karışık bir asabiyet hali ve
ardından patlayan bir depresyon.

Karanlık.

Çaresizlik.

Mutsuzluk salgılayan, hastalıklı bir beyin...

Bir psikiyatr eşliğinde gelen Prozac dönemi.

Sonra, biçare Prozac toplumunun bir üyesi olmaktan duyulan utançla toparlanma.

Ve dibe vurduktan sonra, tekrar hayata, içindeki potansiyele dönüş.
Bazı şeyleri kabulleniş...
Beklenti...

Umuda, insanoğlunun yapabileceklerinin sınırsızlığına bir tutunuş. Bir
daha çırpınış...

Hayatımdaki kağıda kaleme, yazı yazmaya sarılma, ilime irfana, asıl
istediklerime zaman ayırma dönemi...

İşte şimdi bu dönemdeyim. Uzun vadede ne yapmak istediğime emin
değilim belki hala ama en azından neyi istemediğimin, artık neye değer
vermediğimin ve dolayısıyla neye enerjimi harcamamam gerektiğinin
farkındayım.  Ve bu ufak farkındalık bile boşluktan, ümitsizlikten
kurtarabiliyor insanı...

Şimdi ayaktayım işte, yeniden.Zorunlu bir maratonun koşucusu gibi
hissetmiyorum kendimi artık. Güçlü olmalı dedikleri bacak kaslarım
çoktan hafif yağ tuttular. Çünkü ben yine koşmayı, oradan oraya
koşuşturmayı, ancak bu kez yemyeşillikler içerisinde bir yolda,
yumuşak ve hafif nemli toprağın kokusunu ciğerlerime çeke çeke koşmayı
tercih ettim.

Parmaklarım da nasırlı değil artık. İnsan içinden gelerek zevk aldığı
gibi yazınca, civardaki telaşa çok da kaptırmayınca, nasır masır da
olmuyormuş hiç parmakları...

Gelelim mektubundaki konulardan aşka...

Uzun ömürlü ilişkilerime özentinden bahsetmişsin mektubunda ama bil ki çok acı çektiğim de oldu. Ama hep aşkla ilgili yıllar sonra geriye dönüp baktığımda, hayata ve kendime dair birşeyler öğrendiğimi hissederek mutlu oldum. Her ilişki kendimi tanımam için bir araç oldu.

Sevmek istediğimde sevdim hep.
Sevildiğimi de hissettim genelde.
Eksiklik hissettiğimde ise karşı taraftaki sevgide, umursamadım.Ben
sevmeye devam ettim.

Sevmekti sevdiğim belki de?

An geldi,- belki bana deli diyeceksin ama-  aşk denilen şeyin tamamen
beynin, ruhun ihtiyaç duyduğu itibari bir yaratım olduğunu, insanın-
herhangi bir kişiden bağımsız- hayatına ivme katan bir heyecan müptelalığından kaynaklandığını bile düşündüm!

Zamanla monotonluğa sara sara suyu sıkılmış, bir yaşlı dudak gibi
büzüşüvermiş ilişkilerin, artık düğüm  düğüm olmuş ipliklerini,
yaşadığım bir başka heyecanla bir anda  çözüverdiğim, dürüstçesi,
benimle ilişkidekilere nankörlük yaptığım oldu. Ama aslında,
hiçbirinde kötü niyetim yoktu! Kapıldım çoğu kez içimde esen
rüzgarlara ve elimdeki fabrikadan taze çıktığı suni sıcaklığından belli,
tek düze bir plastik şemsiye yetemedi aniden bastırıveren bu aşk
sarhoşluklarına karşı beni korumaya...

"İnsanoğlu işte, aklı hep olamadıklarında" diye bitirmiştin ya mektubunu.

Ben de işte aslında sen olmak isterken olamayan, dolayısıyla senin de
hiç hayatını yaşayamadığın bir başka Pınar'ı anlatmaya çalıştım kalemim el
verdiğince bu mektubumda...

Ben seni, sen beni, kaçırılanları, bu mektuplar sayesinde yakalayarak yıllar önce ayırdığımız paralel hayatlarımızda daha az aklımızın kalacağına inanıyorum
aslında.

Bu yüzden yazmayı ihmal etmeyelim birbirimize...

Sevgiler,
Pınar

pos

Yorumlar

Yorum yazabilirsiniz.

Picture_2

Merhaba,
Yazılarım, hayatım siyahkugu.com'da "Hayatın tadını üzerine düşünerek cıkaralım." Yorumlarınız için: siyahkugu@gmail.com

Pınar