« August 2007 | Ana Sayfa | October 2007 »

September 23, 2007

Babasının Kızı

Alman Hastanesi'nde meslek aşkı ve insan sevgisiyle dolu oldukları gözlerinden belli olan yetenekli doktorlarımız Fikret Tanırgan ve Hasan Ofluoğlu'na...
Acile gittiğimiz o sancılı ilk geceden itibaren gülen yüzlerini ve ilgilerini bizden esirgemeyen Nilgün'e ve Uğur'a...

Babasının:

Yaşlı ve hasta adam yorgun düşmüş gözlerini sıkıca yummuş, bitkin bedenini dinlendirmeye çalışıyordu. Yarım yamalak dalabildiği uykusunda boncuk boncuk  terleyerek sayıklıyordu:

“Kalın bağırsağım delinmiş ve kanım zehirlenmiş ha? Oysa o kadar da özenle bakmıştım kendime... Ama yaşamalıyım. Kızım, oğlum ve karım için sabretmeli ve yaşamalıyım!”

Hayatı boyunca doktordan, kandan, ağrıdan korkup köşe bucak kaçarken aniden ölümü paçalarından kıl payı silkelemiş olmak onu şaşkına çevirmişti. Burnundan, karnından, en mahrem yerlerinden sarkıtılan hortumlar ve delik deşik edilen damarlarına takılı serumları canından çok içini acıtıyordu.

Gözlerini kapadığında en kadim dostu kemanının arşesiyle kol kola girip ziyaretine gelmiş olduğunu gördü ve yaşlı adamın dertleri dilleniverdi birden.

Öyle ya, dile kolay,  tam ellibeş sene geçirmişlerdi beraber... 

Yaşlı adam kemanına hayatta kaçırdıklarını, yaşanmamışlıklarını, pişmanlıklarını itiraf etti bir bir. Kızının açtığı teypten Vivaldi’nin notaları kapladığında hastane odasını, hayatta ona verilmiş en büyük şansı, solist olarak bir konsere çıkıp Dört Mevsim’i çalma fırsatını nasıl kaçırdığını, Mozart’ın büyülü melodilerini duyduğunda ise onun dehasına ve bestelerine ne kadar öykündüğünü anlattı uzun uzun.

Sohbetlerinin, dertleşmelerinin harareti saatlerce dinmek bilmedi.

Konu hayata ve anlamına geldiğinde ise cümleleri hız kesti. Ardından gelen sessizlik huzursuzluk vermedi ikisine de. Çünkü bu eski dostlar sustuklarında da anlayabilirlerdi birbirlerini.

Düşünceler arasında aynı anda iç geçirdiler:

Hayat, istemimiz dışında var olmamızla başlayan, zaman ilerledikçe anlaşılan,  alışılan ve sevilen, ancak neticede yine istemimiz dışında yok olmamızla sonuçlanan nankör bir yolculuktu... Çetrefilli yollarda direksiyon sallayan en dayanıklı uzun yol şoförü de olsak, bir gün bir dış ses gelip mutlaka “yol bitti” diye fısıldayacaktı kulağımıza...

İki kafadarın yoğunlaşarak yükselen düşünce bulutları bir hemşirenin kapıyı aniden tıklatıp içeri dalmasıyla dağıldı...

Continue reading "Babasının Kızı" »

September 15, 2007

Biri, diğeri...

Babama

'Biri'nin ağrısı var diye,
Tüm gece zehir oldu 'diğeri'ne.

O 'biri' yok olursa, ağrılarını da alıp yanına, bir gün...
Tüm geceler zehir olacaktı 'diğeri'ne.

Ve yoktu
'diğeri'nin elinde -ne yazık ki
bir pan zehiri
kullanabileceği
bu tip zehirlenmelerde...

September 13, 2007

Hikaye

Hikaye

Kısırlaşmıştı girilen bir hikayenin döngüsü...

Dön dön dönmektense aynı yerlerde
Kesildi en kangren yerinden  hikaye,
Ve çekilip uzatıldı elde kalan parça,
Anılarda...

Her hikaye gibi
Bu hikayenin de
Bir başı,
Bir de sonu
İşte böylece oldu.

Bir baş ve sonu gören zihinler,
Kısır döngüden kurtulduklarını anlayıp
Rahatladılar.

Şimdilik...

September 12, 2007

İnsan:acı...

İnsan, acısını zaman parfümünden bolca sürünerek dindiren.
İnsan, çağrışım sever bir günün hisli ve kıvrak melodisi parmağını şıklattığında,
acısı bir çırpıda diriliveren.
İnsan, aslında gerçek acının tamamen unutulamayacağını ancak
yaşarken,
zaman ilerledikçe
öğrenen...

13 Eylül yaklaşırken,
hiç unutulmayana...

September 07, 2007

Fanteziler-1

Akort edebilmeli hayatı usta bir virtüözcesine,

Dinleyicilerini, daha ilk notalarını duymadan heyecanlandırabilmelisin...

Kronometreni hep elinde tutabilmeli,

Zamanı en keyifli anlarında  dondurup,

Acıdığında canın, gürül gürül akmasını sağlayabilmelisin...

Beğenmediğinde dahil olduğun kolajdaki yerini,

Yapışkanlarını uzata uzata çekip çıkartabilmeli,

İstediğin yere tekrar monte edilebilmelisin....

September 04, 2007

Yaşlılık günlerim

Picture1_2 

Penceremin kenarında oturuyorum:

Bir gözüm sokakta, bir gözüm de televizyondaki o günün gazete manşetlerini okuyan genç kadında...

İnsanlar apartmanımızın kapısından  çıkıp gidiveriyorlar:

Hepsi ayrı bir telaş içerisinde. Kimi camdan bağırarak okul servisini bekletiyor ve hala mahmur oğlunu elinden yakalayıp servise yetiştirmek için koşturuyor. Kimi üfleyerek, iç sıkıntıları içinde işyerine doğru yola koyuluyor...

Telaşları arasında benimle göz göze gelebilenlerle günaydınlaşıyorum en güleç yüzümle. Karşılığında ise sıkıştırılmış, yarım kalmış, itinasız ifadelerle, alelacele bir günaydın alıyorum... Bu sabah güruhuna, sokağımızın sabahki ruhuna ısınamamam bu yüzden.

Öyle ya, kim sever ki yalnızlığın bu kadar aceleci ve göz göre göre olanını...

Gençliğime dalıp gidiyorum sonra bir ara... Kızım geliyor aklıma..

Onu nasıl da heyecanla yazdırmıştık okuluna. Okulunun ilk gününü, ağlayan tüm çocukların aksine sorunsuz bir sosyallik ve neşe içerisinde geçirdiğinde sanki bir zafer kazanmışçasına sevinmiştik...

Sonra hayat mücadelesindeki koşuşturmacalar,doğumlar, kutlamalar, hastalıklar derken bir de baktık ki büyüyüvermiş bir çırpıda!

Şimdi iki sokak arkada oturuyor. O da apartmanımızdaki gençler gibi, alelacele bir hayat sürüyor. Ve tabi benim eklem ağrılarımı dinleyip yalnızlığımı paylaşmaya haftada en çok bir gün ayırabiliyor.

Buna da şükür...

Hiç sevmem sürekli ilgi isteyen ve sitemkar yaşlıları.O yüzden çoğu zaman, olası sitemlerimi yutarak, yalnızlığım dayanılmaz raddeye gelene dek sabrediyorum...

Karşı apartmanda minik bir oğlan çocuğu var. İtiraf edeyim, içten içe benimle konuşmayı hiç kesmemesini diliyorum...Onun yemek yediği saatlerde de ya karşı apartmanın kapıcısının karısıyla sohbet ediyorum, ya da yeşil tüylü muhabbet kuşumla dertleşiyorum...

Sıcaktan, sokaktan, hayattan...

Böyle geçiyor işte benim de,

birbirine pek benzer,

kırışıklarla dolu,

yaşlılık günlerim...

Picture_2

Merhaba,
Yazılarım, hayatım siyahkugu.com'da "Hayatın tadını üzerine düşünerek cıkaralım." Yorumlarınız için: siyahkugu@gmail.com

Pınar