Yaşlılık günlerim
Penceremin kenarında oturuyorum:
Bir gözüm sokakta, bir gözüm de televizyondaki o günün gazete manşetlerini okuyan genç kadında...
İnsanlar apartmanımızın kapısından çıkıp gidiveriyorlar:
Hepsi ayrı bir telaş içerisinde. Kimi camdan bağırarak okul servisini bekletiyor ve hala mahmur oğlunu elinden yakalayıp servise yetiştirmek için koşturuyor. Kimi üfleyerek, iç sıkıntıları içinde işyerine doğru yola koyuluyor...
Telaşları arasında benimle göz göze gelebilenlerle günaydınlaşıyorum en güleç yüzümle. Karşılığında ise sıkıştırılmış, yarım kalmış, itinasız ifadelerle, alelacele bir günaydın alıyorum... Bu sabah güruhuna, sokağımızın sabahki ruhuna ısınamamam bu yüzden.
Öyle ya, kim sever ki yalnızlığın bu kadar aceleci ve göz göre göre olanını...
Gençliğime dalıp gidiyorum sonra bir ara... Kızım geliyor aklıma..
Onu nasıl da heyecanla yazdırmıştık okuluna. Okulunun ilk gününü, ağlayan tüm çocukların aksine sorunsuz bir sosyallik ve neşe içerisinde geçirdiğinde sanki bir zafer kazanmışçasına sevinmiştik...
Sonra hayat mücadelesindeki koşuşturmacalar,doğumlar, kutlamalar, hastalıklar derken bir de baktık ki büyüyüvermiş bir çırpıda!
Şimdi iki sokak arkada oturuyor. O da apartmanımızdaki gençler gibi, alelacele bir hayat sürüyor. Ve tabi benim eklem ağrılarımı dinleyip yalnızlığımı paylaşmaya haftada en çok bir gün ayırabiliyor.
Buna da şükür...
Hiç sevmem sürekli ilgi isteyen ve sitemkar yaşlıları.O yüzden çoğu zaman, olası sitemlerimi yutarak, yalnızlığım dayanılmaz raddeye gelene dek sabrediyorum...
Karşı apartmanda minik bir oğlan çocuğu var. İtiraf edeyim, içten içe benimle konuşmayı hiç kesmemesini diliyorum...Onun yemek yediği saatlerde de ya karşı apartmanın kapıcısının karısıyla sohbet ediyorum, ya da yeşil tüylü muhabbet kuşumla dertleşiyorum...
Sıcaktan, sokaktan, hayattan...
Böyle geçiyor işte benim de,
birbirine pek benzer,
kırışıklarla dolu,
yaşlılık günlerim...


Yorumlar