« July 2007 | Ana Sayfa | September 2007 »

August 30, 2007

Bir Ürperti Hikayesi

Kadın, adamın hayatına bir yerlerinden dahil olabilmek için dinledi onun hararetle anlattıklarını. Duymak istemediklerini dinledikçe yakınlaştı belki adama ama  düşündükçe duyduklarını, adım adım da uzaklaştı...

Bir an ürperdiğini hissetti...Sanki o an, paltosunun yakası usulca aralanmış, topuzlu olduğundan saçları, açık kalan ensesine bir kaç kar tanesi düşüp, orada eriyivermişti...

Yakınlaştıkça uzaklaşmak çelişkisiydi ağır gelen kadına.
Çelişkileri sevmezdi kadın, ani ürpermeleri de.
Vedalaşırken o gün adamla, paltosunun yakasını gayri ihtiyari öne doğru çekiştirdi, ensesiyle arada hiç boşluk kalmayana kadar özenle yerleştirdi.

Oysa hava,-dört mevsimden "kış" olsa da- günlük güneşliydi...
 

Adı "ilişki"yse eğer-3

Sapanca

İlişkidekilerden biri yuvarlandıysa
Bir kaybın ve kederin yarattığı boşluğun içine
Diğeri hız kesmeden koşup
Atlayabilmeli aynı boşluğa cesurca

Ve çekip çıkarmalı derinlerden, kayıp düşeni.

Yan yana olmalı,
Dokunmalı,
Ve
Susmalı
An geldiğinde

İlişkidekiler...

-madım

Çok bağırmalısın dediler hep kalabalıkta, sesinin duyulmasını istiyorsan,
O kadar "kuru" geldi ki kalabalık, bağırmadım.

Hep onaylamalısın dediler üsttekileri, başarıyı yakalamak istiyorsan
Üsttekiler "alçal"mış geldi, onaylayamadım.

August 28, 2007

Adı "ilişki"yse eğer-2

Yağmur yağınca, ilişkidekiler...

Yamur

Şimşek çakıp peşinden yetiştiğinde aceleci bir gök gürültüsü
Kadeh kaldırıp sadece sevdalarının şerefine,
Kırmızı şarap yudumlarını, dolgun yağmur damlalarıyla yarıştırabilmeli,

Ve ıslak asfalt kokusunu içlerine çeke çeke,

Kalabalık sokakları tenhalaştırana dek öpüşebilmeli
İlişkidekiler...

Şişli'de bir apartıman

Sheet_music
şişli'de bir apartıman
yoksa eğer halin yaman
nikel-kübik mobilyalar,
duvarda yağlı boyalar...
 

Giriş katının sahibeleri:
(1.kat)

Seksenli yıllarda apartmanımızın giriş katında uzun boylu, sopa vücutlu, ayakları iri kemikli, erkek gibi gür sesli, kısacık saçlı, matrak mı matrak  bir kadın otururdu, boyundan uzun iki oğluyla,
Adı Leyla...
Güldürürdü bizi ailecek, her "hayattaki en büyük hayalim dansöz olmaktı" dediğinde
Tezat bu ya...

Buradaki evini sattı gitti yıllar öncesinde Leyla,
Taşındı bir başka eve, yine oğullarının yakınında...

Şimdi,
Yeşil cılız muhabbet kuşuyla yalnızlığını paylaşan, kır saçlı bir teyzecik oturmakta aynı giriş katında...
Her sabah açtığı tek panjurundan uzatıp kafasını, güler bir yüzle boş sokakla "günaydın"laşmakta...
Yakaladığında kendisini dinleyebilecek birilerini, hemen hastalıklarından ve sıcaktan dert yanmakta
Bayramlarından Paskalya geldiğinde, tüm katları renkli yumurtalarla donatmakta...

Girişin Üstündeki Çile:
(2.kat)

Seksenli yıllarda, girişin üstünde yeni evli bir çift otururdu.
Çok gençlerdi ve çok aşıklardı birbirlerine. 
Mutlu kadın, aşık aşık dalardı, erkeğinin gözlerinin içinde...

Mutlu kadın talihsizdi.
Aşık bakışları, mutsuz bir delinin bakışlarıyla değiştirdi yerini,
Bekaretini bıraktığı yatakta, en yakın kız arkadaşıyla sarmaş dolaş görmesiyle birlikte o pek çok sevdiği erkeğini...

Şimdi,
aynı kadın,
uzamış kaşları,
bakımsız suratı,
ve hala mutsuz bakışlarıyla
vazgeçemediği eski kocasından peydahladığı bir kız çocuğunu büyütmekte,
Kız çocuğu gün geçtikçe sanki daha bir balıketinde...

Ve kadın, her yeni evlenen kadına ilk nasihat olarak, "kız arkadaşlara güvenilmemesi gerektiğini" tembihlemekte...

Yönetici Ruhu:
(3.Kat)

Seksenli yıllarda, eskiden eczacılık yapmış bir teyze otururdu üçüncü katta, ismi Zekiye.
Uzmandı bir hamur işlerini pişirmekte,
bir de apartman yöneticiliğinde...
İnsanın içi kaynardı ışıldarken gördüğünde onun maviş gözlerini, kırışıklıklarla bezenmiş bebek yüzünde ...

Kızının yanına taşınması gerekti, vücudu keskin yaşlılık sinyalleri verdiğinde, 
Bilinmez ki
apartmanını mı,
yöneticiliğini mi,
anılarını mı bıraktığından geride,
üzüldü böylesine
Geçen sene kabuğuna çekilmek istedi kemikli bedeni,  erdi ebedi istirahatine...

Şimdi ise bir hemşire emeklisi, huzurlu ailesiyle beraber oturmakta aynı katta,
Ve üçüncü katın havasından mıdır,
suyundan mıdır,
ruhundan mıdır bilinmez,

O da apartman yöneticiliği yapmakta...

İşve'nin eski evi:
(5.Kat)

Seksenli yıllarda apartmanımızın beşinci katında, güzeller güzeli bir hostes otururdu
genç yaşında kaybeden, pilot kocasını

Gösterişi, bakımı seven, işveli biriydi kadın,
Mini eteğini giydiğinde, her sokaktan geçeni kendine baktırtacak,
Sadık evlilerin bile gün gelip, başlarını döndürtebilecek kadar
Cazibeliydi...

Hayatın erkeksiz ve yalnız geçmeyeceğine kanaat getirdiğinde   
Evlendi kendisine aşık olan ünlü bir kunduracıyla,
Ve taşındı şık bir apartman dairesine.
Yine Şişli'nin ana caddesinde...

Şimdi, yeni evli,
Sessiz sakin bir çift oturmakta Bayan İşve'nin eski evinde.
Ara sıra ahbapları gidip gelmekte,
Bazen heyecanlı gürültülerle maç izlenmekte...

Siyah Kuğu'nun Anıları:
(4.Kat)

Seksenli yıllara gelmeden kıvırcık sarı saçlı bir kız çocuğu doğdu bu katta.
Gürleşsin, bitlenmesin diye annesi kestirdi cılız saçlarını hep kızın, kısa kısa.
Küçük kız ağladı sokak sakinleri onu her oğlan çocuğu sandıklarında...

İlkokulu okuduktan sonra iki sokak aşağıda,
Taşındılar ailecek Şişli'de daha geniş bir apartman katına...

Zamanla sarı kıvırcık saçları kızın, düzleşti koyulaşarak,
Ve ergenleşti ruhu da, bedenine uyarak...

Gelin oldu geldi 4 sene önce tekrar oturmaya, anılarıyla dolu apartmanının 4. katına,

Ve artık emin kimsenin onu oğlan çocuğu sanamayacağından, saçlarını kökünden kazıtsa da...

August 22, 2007

Yaşanmamış okul günlerine ağıt...

Guney_kampus_1b
Bundan tam on sene önce ilk defa ayak tabanımı hisseden yokuş,

Sitem etti bana, kafa tuttu geçenlerdeki ziyaretimde.

Kaktı kafama tüm yaşanmamışlıkları, -onca olasılığım varken oysa, yaşamak için,

Geri döndüm seneler öncesine,

Bu karşımdaki  masmavi manzaraya rağmen bazen,

Nasıl sarmaşıklanırdı sıkıntılar, gizlerdi tüm parlaklığı...

Çektirmezdi huzursuz içim,  o  çimlerin mis kokusunu rahatça içime...

Neydi o sıkıntılar sahi, o güneşli olması gereken günlerimi gölgeleyen?

Sınav, aşk, hayat, ölüm?

Kim bilir...

O günkü sıkıntılar, artık yoklar.
O zamanki aşklar,
Artık "eski" aşklar...

Beklerken özlediğim sevgilimin bana sokulmasını,
Geçmek bilmez sandığım o zaman,
Geçti, gitti...

Sıra sıra,
Kayboluverdi o günlerde kurulan tüm hayaller,
Anı oldu her şey...

Tek tek,
El bile sallamadan,
Vedalaşmadan gitti hayallerim, anı olma telaşlarıyla...

Aklımla kalbiminin tutuştukları bilek güreşlerinde,
Kalbimin akla karşı mutlak yenilgileriyle
Yaptığım yanlışlarım
Düğüm düğüm hala boğazımda...

Hayat ise,
Devam ediyor işte,
Kimi gün kalın ve hüzünlü bir çello sesi,
Kimi gün geçmişten yüreğime seslenmek için dile gelen bir yokuşla,
Sanki beni yüzlerce kez yüzleştirmek istercesine,
Yaşanmamışlıklarımla... 

Zul...

Hangisi,
Zul gelir sahi insana?

Başlamak mı?
Bitirmek mi?

Yoksa başladığını hiç bitiremeyeceğini
Bilmek mi?

Oysa daha başlamadan,
Başlayacağını bitiremeyeceğini
Nasıl bilebilir ki aslında
İnsan...

Tarih tekerrürden ibarettir...

Özdemir Asaf'çayı okurken, "tarih tekerrürden ibarettir" lafının ne kadar doğru olduğunu bir kere daha düşünme fırsatı buldum...

Tarih:

İşte Ekim 1970'de kaleminden çıkanlar:

Bir cıgara yaktım. Gazete "suyu kaynatmadan içmeyiniz","elinizi ağzınıza götürmeyiniz, "aşı olunuz" diyordu. Dünkü gazete ise sağlık Bakanı'nın ağzından: "İstanbul'luların tümü aşı oldu,bitti" diyordu. Başbakan ise dün bir yerde demiş ki: "Zelzele, yangın, kolera gibi şeyler takdir-i ilahidir". Ben ona ne diyeyim. Ben de dün gece bir ara Montaigne'i karıştırırken Emmius'un bir sözünü okumuştum:"Tanrı vardır diyorum, diyeceğim her zaman. Ama insan işleriyle uğraştığını sanmam"
....
Bir Belediye Başkanı'na kıza Başbakan "sefalet edebiyatı yapmayalım" diye terslemiş adamı. Belediye Başkanı olmadann cevap vermek istiyorum: "cehalet edebiyatı yapmayalım" Ama ya cehaletle başa çıkılmaz, o da bir takdir-i ilahidir derse bana..."
....

Ve Tekerrrür:

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, susuzlukla ilgili “Her şey Allah’ın işi, Allah’a yalvarın” diye ısrar edip, halka “Ankara’yı boşaltın, tatile çıkın, banyo yapmayın, sadece saçınızı yıkayın” gibi tavsiyelerde bulunurken, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu “Önce tedbir almak, sonra Allah’a yalvarmak gerekir” dedi.

Zamanında Hegel’in “Tarihte büyük olaylar iki defa tekrar eder” sözüne Marks; “Hegel’in unuttuğu bir şey var: birincisinde trajedi olarak, ikincisinde komedi olarak” diyerek cevap vermiş.

Biz ise artık hataların tekerrürünün traji komik boyutlarında sallanıyoruz bir o yana,
bir bu yana...

İçten değil, hani şu Amerikan komedi dizilerindeki suni ve sinir bozucu kahkaha efektleri gibi oldu karşımızda oynanan tragedyayı izlerken attığımız kahkahalarımız...

Hatalardan ders alınmadıkça hatalar tekerrür edecek ve bugün yaşadıklarımız da yine dönüp dolaşıp yarınların tekerrürlü bir tarihi olacak...

Ve bu masal böyle sürüp gidecek...

August 20, 2007

Hayat ve yakalamak üzerine...

Doğduk,
Ana sütünü bekledik doyurmak için aç karnımızı...
Ana kokusunu özledik,
Kucağa alınıp sımsıkı sarılıp sarmalanmayı bekledik.

Az büyüyünce, okula gitmeyi istedik,
Okul sıralarına düştüğümüzde ise tek aklımızdaki
Teneffüs zilinin çalmasıydı.
Bir an evvel dersin bitmesini, oyun saatimizin gelmesini bekledik...

Bir yıl daha hemen geçsin,
Doğum günümüz gelsin,
Yılbaşı olsun istedik.

Küçükken aslında hep, büyümeyi özledik.

Büyüdük,
Aşık olduk,
Yokluğunda, durup düşünmedik bile "yokluk" nasıl bir hismiş diye?
Çünkü sabit bir fikirle biz sadece o an, onun yanında olmayı düşledik...

Üniversite sınavı gelip çattığında, sınav geçip bitse de
Hemen üniversiteli olsam dedik...

Üniversiteye girdiğimizde ise tek aklımızdaki
Bir an evvel onu da bitirip iş hayatına girmekti

Çetrefilli mülakatlardan ter dökerek geçtik,
Bir kare bulmacanın "değişmez" kara karesi olduk
Şık ofislerimizde...
Bu kez de yoğun toplantılı haftaların çabuk geçmesini,
Cuma'yı ve
Hayalini kurduğumuz o tatillerimizi bekledik...

Ütülü gömleklerimiz üzerimizdeyken,
Sayfiyede paspal ve samimi bir yaşama,

Kırdaki papatyalarla kol kola yaşlanmaya özendik...

Hayat, yakalamaya çalışırken "hep bir şeyleri" aslında kaçırdığımız mı?
Yoksa  "hep birşeyleri" yakalamaya çalışmanın ta kendisi mi?

August 19, 2007

İstanbul'dan insan manzaları

Bir Cumartesi akşam üstü, açık, püfürdeyen bir hava

Olay mekanımız: Galatasaray Lisesi'nin yakınlarında popüler bir kafe

Kafeye doğru el ele tutuşmuş bir çift yürüyor.
Kalabalığı görüp sinir olan kız:
-Neden burası bu kadar kalabalık, çözemedim....? diyor.
Sevgilisi "Ben de" diyerek onaylıyor.

Sanıyorum ki, bu kafeyi sevmiyorlar ve başka bir yere gidiyorlar.

Kaldırıp kafamı kitabımdan, arkalarından bakıyorum.
Ne tarafa doğru gidecekler diye.
Aynı kafede iki arka masama oturuveriyorlar!

Düşünüyorum:

Meğer onlar da bu kafeye gelmişler ama neden diğerlerinin de geldiğini çözemiyorlar...?

Acaba siz neden geldiyseniz, diğerleri de aynı veya yakın sebeplerden gelmiş olabilir mi?

İnsan, kendi tercihlerinin hep müstesna olmasını isteyen midir aslında?

...

Aynı gün, geceyarısı,

Gece klüplerinin kapısından içeri alınma şerefine nail olabilmek adına

"Zengin" İstanbul'luların saatlerce sivri topuklar üzerinde bekleyebildikleri bir semt,

Kuruçeşme...

Olay mekanımız ise çevre "zengin"liklerinden bağımsız: Sarıyer-Taksim otobüsü.

Temiz olmayan bedenler küresel ısınmanın sıcağıyla birleştiğinden, ağır bir ter kokusu hakim otobüse.
Su sabun deodorant hep bir şeytan üçgeni ya insanımıza...

Ama şanslıyız, otobüsümüz konforlu, klimalı.
Trafiği de görünce şoförümüz, cömertçe açıyor klimayı.
Ve ağır koku hafifliyor soğukla...

Arkamda oturan kadın sinirle bağırıyor:
"Şoför Bey, klimayı kapatır mısınız???"

Durağa geliyoruz, otobüs iyice kalabalıklaşıyor.

Ve kapatın diyen kadının tek sesine karşı, bir sürü yolcunun sesi yükselmeye başlıyor
"Şoför Bey klimayı açar mısınız??" -
"Yaz günü sıcakta klima mı kapatılırmış" -
"Açın lütfen"

Şoför  kızıyor.
Öyle ya, yola mı baksın, akbil basanlara mı, yoksa klimayı mı ayarlasın...

"Karar verin artık" diyor. "Açalım mı, kapayalım mı?"

Arkadaki sinirli tek sesin sesi, diğer seslere karşı yine yükseliyor:
"Klimadan rahatsız olanlar olabilir. Bencil olmayın. Klimayı kapatın."

Düşünüyorum:

Aynı toplu taşıma aracında bir çok sese karşı tekken, nasıl diğerlerini bencillikle suçlayabilir bir insan?

Sesinin tekliğini gerçekten fark etmez mi yoksa kendi gibi üşüyen ama sesini yükseltemediğini düşündüğü birileriyle sanal bir empati kurduğunu mu zanneder?

 
Picture_2

Merhaba,
Yazılarım, hayatım siyahkugu.com'da "Hayatın tadını üzerine düşünerek cıkaralım." Yorumlarınız için: siyahkugu@gmail.com

Pınar