Korkuyla büyüdük hepimiz.
Küçükken, öcüler ve cinlerle korkutulmamızdı merak ettiğimiz karanlık odalara girememizin nedeni.
Zamanla, merak etmeyi de unuttuk, karanlık oda gördüğümüzde sadece kaçar olduk.
Doysak da tıka basa, gece düşlerimize canavar olur girer diye korktuğumuzdan bitirdik artık kalan yemekleri.
Tıka basa yemeğe alıştık böylece ve gün geldi alıkoyamadık hep tüketmekten, kendimizi.
Yeşilliklerin büyüsüne kapılmış zıplarken, fareler çıkar da ayaklarımızı kemirirse diye korkutularak oturtulduk annemizin dizlerinin dibinde.
Doğayı sevdik büyüyünce belki ama, doyasıya yaşayamadık hiç, korkmaya devam ettiğimizden o iğrenç farelerden...
Kullanılır atılırız, harcanırız (?) diye olamadık istediklerimizle, yasaktı şehvete kapılmak.
Bastırdık, bastırıldık.
Toplumsal saat "artık tamamdır sevişmek serbest" dediğinde ise bu kez yıkamadık bir türlü tabularımızı ve kulak veremez olduk bir türlü en doğal dürtülerimizin vereceği zevke
...
Çok sorgulanmamalı, çok düşünülmemeliydi hayat, ölüm, nereden, nasıl geldiğimiz...
Çok düşünürse insan bunları, delirebilirdi.
Korktuk delirmekten...
Düşünmedik.
Güdüldük.
Dersimizi çalışmaz, iyi okumazsak iyi bir hayatımız da olamazdı. Bırakmalı eften püften hobilerimizi, olunması gerekeni olmalıydık.
Korkmalıydık aylaklıktan. Korktuk da...
Okuduk kazanabildiğimiz o en güzel okullarda, çalıştık o hep düşlenen makyajı bol kurumlarda.
...
Sinus, kosinüs ve hipotenüsün kavgalı üçüz kardeşler olmadığını bildik gururla ama çıkamadık bir türlü işin içinden sorduğumuzda kendimize: "Ruhum aslında ne istiyor"? diye...
Çözdük çok bilinmeyenli denklemleri herkesten hızlı, ama öğrenemedik içimizde "olamadıklarımız"ın açtığı yaralara nasıl yapmalı ilk yardım müdahalelerini.
Ve gün geldi bakakaldık ruhumuzda açılan o çok delikli yaraya, gözlerimizde yitik bir anlam, elimizde 5 yıldızlı bordromuzla...