« May 2007 | Ana Sayfa | July 2007 »

June 26, 2007

Dört Mevsim Konçerto...

İlkbahar:

Gün gelir, onun bakışlarının derinliklerindeki suskun sevdayı keşfedersin birden. Yüreğindeki kurumuş dallarda, pespembe bahar çiçekleri açıverirler. Açıverirler diyorum çünkü zordur içteki tomurcuklanma sürecinin fark edilmesi... Kim şefkat gösterdi, kim su verdi, kim gübreledi toprağını, nasıl oldu da haberin yokken birden tomurcuklandı o kupkuru kahve dallar ve başladı boyanmaya tek tek pembelere.

Bilemezsin, akıl sır da erdiremezsin...

"O" günün geldiğini, ancak tomurcukların bir bir içinde patladığını ve çiçeklerin tüm dallarını pespembe sarıp boyayacağını hissettiğinde anlarsın. Her bir patlama, heyecanıdır yüreğinin, sabitlenmesidir fikrinin ve dalıp gitmesidir, buğulanmasıdır gözlerinin...Patlamalardandır sohbetler birbirini açsın diye oturulan çilingir sofralarında onu araman, yoksa yakınında, düşünerek kendine yakınlaştırmaya çalıştırman.

Yaz:

Ilkbahar_2

Yaz geldiğinde aşka...

Hani şu yeni popüler akım, "insanın düşündükçe istediklerini, hayatına çağırabilmesinin", insanın yürekten istediğinde "içindeki Tanrı'yı uyandırabilmesinin" olabilirliğinden midir nedir bilinmez, artık yanıbaşındadır o tomurcuklandıran kişi yüreğini.

Dalların koyu kahvesi görünmez olmuştur silme toz pespembeliklerden...

Pembe çiçekler kavrulur sabahları içinde doğan kızgın güneşle. Kızıl bir şehvet basar yüzünü, kavruldukça boyanır o pembelikler, kızıllarla.

İhtiras- şehvet- kıskançlık kol kola girip üçgen olurlar ve önlerinde dikilen "köhne" şefkate bir tekme atıverirler, düşürürler yerlere...

Kızgınlaşan güneşle kavrulan içindeki çiçeklerdir aslında, şefkati bir süreliğine yüreğinden ırak kılan, aklını başından alan, yeri geldiğinde susarak da olsa konuşabilmeni sağlayan...

Yaz sonuna doğrudur aşkta, şehvetin hevesinin dizginlenebilmesi, tam da Montaigne kulaklarında fısıldamaya başladığında: "Aşk, arzulanan bir varlıkta bulacağımızı düşündüğümüz tada susamaktan başka bir şey  değildir" diye...

Sonbahar:

Güze vurduğunda saatler, kızgın güneşin yerini serin esintiler alır ve düşmeye başlar kurumuş pembe çiçekler bir bir, içinden...

Onu her gördüğünde, görmen de gerekmez ya hep işte, düşündüğünde diyelim, bir koyu kuru çiçek kopup düşer aşağıya, titreterek yüreğini. Her biri koptuğunda titrer için.

İçin için...

Kış:

K

İçin için titremeye devam ederken için, dalların çırılçıplaktır artık yeniden, dökülünce toz pembe çiçeklerin.

Susarak konuşmayı becerdiğiniz olur hala arada ama, fark edersin ki "içten" konuştuklarını can kulağıyla yoktur çoğu kez dinleyen...

Ama kışlar eski kışlar kadar soğuk değildir hani. Hakkını yememeli.

Baharın sonlarını görsen de gözlerinde, için tekrar kıpırdanmaya başlar birden, bir yalancı bahar güneşi ışıldadığında dallarına, o arada kendini gösteren "pastırma yazlarında"...

June 19, 2007

Zafer Belir"siz"lik"ler"in

Ada5_2

Belir"siz"lik"ler"...

-1-

İstediklerimizle onları elde etmek arasındaki "belirsizlik" süreci mi insanı yaşatan?

Yoksa belirsizlik aslında ibaret mi bir iblisten sadece, sürüklerken "iç"imizi sürten yerlere umarsızca ve canımızı acıtan?

Ada5_3

Belir"siz"lik"ler"...

-2-

Hayatımızdaki monoton “belirlilik”lerin akıttığı mışıl uykular değil aslında her gece istediğimiz yatağımızda

Belirsizliklerin içimiz"d"e sızan mazoşist heyecandır her bir yeni gün azimle yatağımızdan kalkmamızı sağlayan...

Ada5_4

Belir"siz"lik"ler"...

-3-

Olmamasıdır hayatta mika bir tuşun “belirlilik”lerin kaybettirdiği heyecanı geri saran, “belirsizliği” hükmen galip kılan.

June 18, 2007

"Doğa"l ol

Ada2

Kendi gölgesiyle bile dans edebilen küçük bir kızın neşesini yitirdiğini fark ettiğinde,

Düş yollara, karış doğaya , alabildiğince yol al

yalnız

"ol":

Bir ada vapurdan atılan en susamlı simit parçasını yakalayabilen bembeyaz bir martı ol, bil karnının doymasının nedeninin atikliğin olduğunu

Ada4 

Sarıl bir ağaca öyle "iç"ten ki, ağacın dallarından sarkan sapsarı eriklerden teki ol, at kendini aşağıya dalından ve tozlan yuvarlanarak yollarda...

Yemyeşil çimler üzerinde uçuşan beyaz bir kelebeğin üzerindeki tek benek ol, seni ilk gören parmaklarıyla tekrar göstermeye çabalayıp dursun diğerlerine, ama sen sadece bir kere göster kendini, o ilk görene...

En güzel pilici tavlamaya çalışmak için ordan oraya koşuşturan kırmızı ibikli horoz ol ve hiç kaybetme "en güzeli" bir gün elde edebilecek olma ihtimalinin sana yaşattığı o "anlık" tatlı heyecanlarını

Yaprakları sararan mis kokulu bir sardunyanın pembe kalabilmiş tek çiçeği ol, pembe ışıltılı bakışlarınla yalanla cansızlığını çevrendeki yaprakların...

Kuş seslerinin huzuruyla bir hamakta dalınan mışıl mışıl uyku ol, bil mışıl mışıl olamayan uykuların hiç de huzurlu olamayacağını...

Ada3_2 

Mışıl mışıl bir uykuyu en tatlı yerinden bölen arsız bir cırcır böceği ol, sesini çıkartamazsan sen sessizlikte bile, kimse duyamaz ki seni...

"Beş ytl verirsen ben de karnımı doyururum abla" diyen faytoncunun atı ol, siyahi parlak derisi hoyratça kırbaçlanan. Acıyı bilmezsen anlayamazsın ki acı çekenleri...

Yüksel göğe gece olduğunda, yıldızların içinden süzül sessizce, sapsarı parlayan hilal bir ay ol,

Özgür ol,

"Doğa"l  ol...

June 07, 2007

Olamadıklarımızın peşindeyiz...

Hep yerinde olmayı düşleyip de olamadığını tanıdığında, anlıyorsun.

Aslında o da hayatında hep, olamadıklarının peşinde...

Olamadığının da olamadıkları var hayallerini süsleyen...

Onun da yetişemediği, kavuşamadığı bir şeyler, an an kaçırdığını hissettiği bir hayatı var.

June 06, 2007

Bakışlardaki hasret neye?

Annesine hasretle sarılan genç kadın, sol gözüyle kendisini süzen bir çift göz gördü. Gözlerin sahibi omuzları düşük, dalgalı, kısa, kır saçlı bir kadındı. Kadının feri sönmüş gözlerindeki bakışta bir kıskançlık sezdi genç kadın. Ve gözlerini kadınınkilerden çekti.

Annesi çoktandır onu görememenin verdiği heyecanla sohbete başlamıştı bile... Ama o bir anda düşüncelere daldı...

Kendi yıllar sonra kırlaştığında saçları, bir köşede oturup yalnız, imrenerek bakacak mıydı canlı bir ana kız tablosuna?

Böyle sarıldıklarını gördüğünde onların hasretle, "Neden benim de bir kızım olmadı ki sanki sarılacak? " diye mi düşünecekti?

Yoksa yıllar önce sımsıkı sarılıp koklayabildiği annesi aklına gelip, kaç yaşında olursa olsun o anda ana özlemi mi çökecekti yüreğine?

Yoksa kaz ayaklarına teslim olmuş gözlerindeki bakışlarını değiştiren, sadece genç kadının gençliği ve alımı mı olacaktı... 

June 05, 2007

Bernard Shaw...

Picturk04k Piyale Madra...

George Bernard Shaw  "Aşk, insanın bir başka insanla arasındaki farkı abarttığı  hevesli bir süreçten başka bir şey değildir" demiş.

(Hevesli) süreç: Tamlamanın doğasında var, bitmeye mahkum çoğu "süreç"  ve çoğu "heves" ...

Fark: Farklar kapanır elbet aradaki, hele de suni yaratılmışlarsa abartılarla bezenerek...

Peki ne zaman farkı abartmaktan vazgeçmeye başlar acaba abartan?

Abartma hızı ne zaman kesilmeye başlar?

Ya hız kesilip de, abartılanın "sözde" farkları, abartanın gözünde artık sıradanlaştığında...

Peşinden gidilen o büyü bozulup, olan farkların aslında "sıradan" olduğu idrak edildiğinde biter mi aşk? Yoksa bir süre daha sürüklenir mi anılarla? Mecburiyetten...

Ya da o sürüklenen aşk mıdır? Aşk sürüklenir mi? Ya da aşkta olur mu hiç mecburiyet?

Aşka devam?

Farklarını abartacağı bir başkasını bulmaz mı abartan hevesle, bir diğerinin farkları sıradanlaştığında?

O halde aşk denilen şey geçici değil, yenilendikçe baki kalan bir süreçler zinciri değil midir aslında?

June 03, 2007

Saat 21-22 Şiirleri'nden...

Ne güzel şey hissedebilmek,

Cesur ve gerçek aşklar yaşayabilen seni,

Bu 3 Haziran gecesi,

Elin kalem, kalbin sevda, tenin ten tutmayalı tam 44 yıl geçtikten sonra bile,

Her okuduğumda içimi titreten, bana göre aşkı tam ifade edebilen şu yegane dizenle:

"İçimde ikinci bir insan gibidir, seni sevmek saadeti"...


June 01, 2007

Erzurum'lu bir esmer güzeli

Snipshot_e4ow0ao0t8m

İnsan, sevdiklerini görmeye sadece saatlerin kaldığı, güneşli bir cuma sabahında bir anda yıllar öncesine dönüp 2-3 damla yaş döker mi gözlerinden? Döker... Bazen, geri getiremeyeceğini bildiklerinin anılarını silen bir makine ister mi insan? İlk başta olsa keşke desem de istemezdim sanırım, yoksa kalmaz ki bir robottan farkımız...Acılar da anılar da yaşamak için, tekrar tekrar. İnsanlar için... Bu sabah, Ahmet Özhan'ı televizyonda görüp de anılar canımı acıttıktan sonra:

Ahmet Özhan'ı çok severdi anneannem, dedemin evde estirdiği "klasik batı" despotluğa rağmen.
Ona sorsanız Ahmet'in sesinden, şarkı söyleme üslubundan ve  "efendiliği"ndendi bu sevgisi
Söylemese de hiç, onu her televizyonda gördüğünde yüzünde beliren aydınlanmadan anlaşılan,onun yakışıklı bir erkek olmasının da payı vardı bu hayranlığında...

Aşikar anlatamasa da sevgilerini, kıstırırdık bir köşede onu  ve sorardık çocukça bir muziplikle: "Anneanne sen hiç aşık oldun mu?" diye dedemden gizlice. O da dayanamaz, anlatırdı her defasında parmaklıklı penceresinin arkasından bakarken görüp aşık olduğu o subayı...

Her anlatışında da yaşarken yaşatırdı platonik aşkın o hiç bitmeyen, uzadıkça da büyüyen heyecanını.

Kim bilir belki de benzetirdi Ahmet'i de o subaya...

Esmer güzeli bir Erzurum'lu kadındı anneannem. Severdi sokakları ve insanları izlemeyi camın kenarına yerleştirdiği sandalyesinden. Pencereleri hep kapalı bile olsa.

Acı badem sütü tek bakımıydı. Zaten güzel bir kadın için yeter de artardı bile bir acı badem sütü, bir de kendini iyi hissettiren dudaklardaki kırmızı ruj.

Çay içmeyi de severdi, her Erzurum'lu gibi.

Çağın popüler hastalıklarından Alzheimer onu yakaladığında terketmemişti bu eski alışkanlıklarını. Bizle kaldığı o iki sene boyunca eksik etmedik sandalyesini cam kenarından.

Şans bu ya, pencereleri ardına kadar açık olduğunda bu kez de dimağı kapanmıştı...

Tuhaf bir hastalık...

"Günlerden ne anneanne?" beş bilinmeyenli denklem gibi çözmesi zor bir soruydu onun için. Beri tarafta, eski anılarını hala en ince detayına kadar hatırlardı.

Az önce ince belli bardaklarca içtiği çayı unutup, "bir çay koysak da içsek" derdi eskiden beri insanı özendiren o keyfiyle...

Yaşasaydı da ben ona defalarca çay demleyip, taşısaydım yorgun argınlığa rağmen diye düşünüyordum. Yaşasaydı da kazağını az önce giydiğini unutup benden yine kazak isteseydi, fark etmezdi. Beni hatırlaması ve sevdiğini söylemesi eski günlerdeki gibi, bana yeterdi.

Yaşamadı...

Picture_2

Merhaba,
Yazılarım, hayatım siyahkugu.com'da "Hayatın tadını üzerine düşünerek cıkaralım." Yorumlarınız için: siyahkugu@gmail.com

Pınar