Dört Mevsim Konçerto...
İlkbahar:
Gün gelir, onun bakışlarının derinliklerindeki suskun sevdayı keşfedersin birden. Yüreğindeki kurumuş dallarda, pespembe bahar çiçekleri açıverirler. Açıverirler diyorum çünkü zordur içteki tomurcuklanma sürecinin fark edilmesi... Kim şefkat gösterdi, kim su verdi, kim gübreledi toprağını, nasıl oldu da haberin yokken birden tomurcuklandı o kupkuru kahve dallar ve başladı boyanmaya tek tek pembelere.
Bilemezsin, akıl sır da erdiremezsin...
"O" günün geldiğini, ancak tomurcukların bir bir içinde patladığını ve çiçeklerin tüm dallarını pespembe sarıp boyayacağını hissettiğinde anlarsın. Her bir patlama, heyecanıdır yüreğinin, sabitlenmesidir fikrinin ve dalıp gitmesidir, buğulanmasıdır gözlerinin...Patlamalardandır sohbetler birbirini açsın diye oturulan çilingir sofralarında onu araman, yoksa yakınında, düşünerek kendine yakınlaştırmaya çalıştırman.
Yaz:
Yaz geldiğinde aşka...
Hani şu yeni popüler akım, "insanın düşündükçe istediklerini, hayatına çağırabilmesinin", insanın yürekten istediğinde "içindeki Tanrı'yı uyandırabilmesinin" olabilirliğinden midir nedir bilinmez, artık yanıbaşındadır o tomurcuklandıran kişi yüreğini.
Dalların koyu kahvesi görünmez olmuştur silme toz pespembeliklerden...
Pembe çiçekler kavrulur sabahları içinde doğan kızgın güneşle. Kızıl bir şehvet basar yüzünü, kavruldukça boyanır o pembelikler, kızıllarla.
İhtiras- şehvet- kıskançlık kol kola girip üçgen olurlar ve önlerinde dikilen "köhne" şefkate bir tekme atıverirler, düşürürler yerlere...
Kızgınlaşan güneşle kavrulan içindeki çiçeklerdir aslında, şefkati bir süreliğine yüreğinden ırak kılan, aklını başından alan, yeri geldiğinde susarak da olsa konuşabilmeni sağlayan...
Yaz sonuna doğrudur aşkta, şehvetin hevesinin dizginlenebilmesi, tam da Montaigne kulaklarında fısıldamaya başladığında: "Aşk, arzulanan bir varlıkta bulacağımızı düşündüğümüz tada susamaktan başka bir şey değildir" diye...
Sonbahar:
Güze vurduğunda saatler, kızgın güneşin yerini serin esintiler alır ve düşmeye başlar kurumuş pembe çiçekler bir bir, içinden...
Onu her gördüğünde, görmen de gerekmez ya hep işte, düşündüğünde diyelim, bir koyu kuru çiçek kopup düşer aşağıya, titreterek yüreğini. Her biri koptuğunda titrer için.
İçin için...
Kış:
İçin için titremeye devam ederken için, dalların çırılçıplaktır artık yeniden, dökülünce toz pembe çiçeklerin.
Susarak konuşmayı becerdiğiniz olur hala arada ama, fark edersin ki "içten" konuştuklarını can kulağıyla yoktur çoğu kez dinleyen...
Ama kışlar eski kışlar kadar soğuk değildir hani. Hakkını yememeli.
Baharın sonlarını görsen de gözlerinde, için tekrar kıpırdanmaya başlar birden, bir yalancı bahar güneşi ışıldadığında dallarına, o arada kendini gösteren "pastırma yazlarında"...










