« December 2006 | Ana Sayfa | February 2007 »

January 28, 2007

Güliver de öldü...

Babamın bana küçükken anlattığı en heyecanlı masaldı Güliver'in maceraları
Bir sabah beni elimden tutup,  masallardaki dev,
Güliver ile tanıştıracağını söylediğinde,
Sadece hatırlıyorum, ne kadar korktuğumu...
Kurtuluş'taki Bahar Pastanesi'nden aldıktan sonra en sevdiğim baston çikolata ve  sepet pastayı
Tuttuk Dev Güliver'in evinin yolunu

Hala hatırlıyorum asansör bir bir çıkarken
Saymıştım tek tek katları
Görecek olmanın korkusuyla dev bir masal kahramanını

Gerçekten de irkildim gördüğümde onu ilk defa kapıda,
İri vücuduyla ve kırmızı burnuyla,
Babamın en yakın dostu Berç, tam da hayal ettiğim Güliver'di rüyalarımda...

Yıllar geçip ben artık Dev'lere ve masallara inanmakta çoktan vazgeçip
Karar verdiğimde evlenmeye,
Şişman vücudu, güleç yüzü -hala kırmızı burnu- ve sanatkar parmaklarıyla,
Bizim için çaldı akordeonuyla en güzel çigan besteleri
düğünümüzde...

Ve daha bu sabah duysam da haberini, kaybetmişiz biz bu Dev'i geçtiğimiz Perşembe...
Fotoğraflarımızdan eksilmiş bir kere daha, "Dev"  bir kare...

Üzgünüm...

GÜLİVER'in Maceralarından....
Cüceler ülkesi Liliput'ta bulmuştu devlerin devi denizci Güliver kendini,
Yolculuk yaptığı gemi battığında...

Peki ya Berç nerede buldu kendini acaba
Yolculuğu son bulduğunda?

Yalnız

Küçükken, fen bilgisi dersinde öğrenmiştim canlıların
Doğup büyüdüklerini sonra da öldüklerini,
Ve hayatı yaşarken de öğrendim canlılardan insanın,
Doğup büyüyüp öldüklerini,
"Yalnız"...

January 25, 2007

Haskiya

Oturduğum apartmanın iki solundaydı  bakkal dükkanı Haskiya'nın

Ve bakkalların süpermarketlere henüz yenik düşmediği yıllardı...

İlkokula giderdim beyaz yakam ve siyah önlüğümle

Beyaz yakasının düğmeleri zor iliklerinden geçer, önlük bir tenefüste tozlanırdı koşuştururken bahçede...

Akşamüstleri Haskiya Amca'ya veresiye yazdırarak aldığım çukulatalı gofret, o gün için okulun paydos etme vaktinin geldiğinin işaretiydi.

Mutlaka neşeyle takılırdı bana, bazen değişik Türkçesini anlamasam da gülümserdim suratına...

Annemlere selamını göndermeyi benimle, asla eksik etmezdi

Aileden biri gibiydi artık emektar bakkalımız Haskiya ...

Oradan taşındıktan 3 sene sonra  yine yolda karşılaştığımızda öğrendik artık bakkallığın parlamadığını ve onun da devrederek dükkanını bir başkasına, emekliye ayrıldığını

Takmıştı eşini koluna geziyordu her gün,  yıllarca emek verdikten sonra artık çalışmamanın mutluluğuyla

Yıllar sonra evlenip tekrar yerleştiğimde çocukluğumdaki o eve

Hüzünlüydü anlatmak eşime, "bak burada Haskiya Amca vardı, tam işini bilir bir bakkaldı

Sonrakiler hiç onun gibi olamadı" diye...

January 23, 2007

Nasıl?

Yasalar  koyarak ardı ardına,

İnsanın en yaşamsal, en doğal haklarından,

Düşünmesini ve düşündüğünü konuşmasını engellemek

Nasıl bir zihniyet, nasıl bir totaliterlik?

Ve canını alarak bir insanı susturmak,

Ardında gözü yaşlı çocuklar, eş, dost ve bir halk bırakarak

Nasıl bir vicdan, nasıl bir inanç, nasıl bir ahlak?

Öyle ki insanı vicdanından inancından ahlakından,

İnsanlığından utandıran!

January 18, 2007

Sanki...

Boş  ver yahu bazen her şeyi
En "güya" seni tanıyan da 
5 ytl dilenen"deli" ile bir tutuyorsa seni, zaman zaman

Zaten daha, kim kime neyi ne kadar anlatabilmiş ki?....

Ve hatta anlaşılan o ki, maço gölgesine yüzgeçleri su alırken acaba bu denilenleri
anlatsan, anlayabilecek güçte mi ki?

Hadi o güçte desen,

Histe mi ki?

January 17, 2007

Modern?

Yetmeye çalışıyoruz birilerine sürekli,

“Daha” çok çalışmanı isteyen patrona, “daha” çok ilgi isteyen eşe, sadece efkarlı olduğunda telefonunu çaldıran dosta, “daha” fazla seks diyen sevgiliye...

Sözde modern zamanlardayız,

Modern eşittir bireysel olmuş, denk bile değil hani, bildiğimiz eşit...

Sevilmek istiyor insanlar bencilce, karşılığında hiç sevgi vermese bile...

Konuşmak ve dinlenmek istiyor, kendisi hiç dinlemese de...

Bazılarımız da işte, modern zamanın “sevgi” veren köleleri olmuş,

Çalışıyor, çabalıyor ve kendini birilerine yettirmeye çalışıyor.

Konuşmadan, sevilmeden, düşünmeden.

Yetişmek ya da yetişmemek

Yetişmeye çalışıyoruz sürekli bir yerlere,bir şeylere... Dolmuşa, servise, işe, eve..

"En" başarılı öğrenciye, "en" çok para kazanan direktöre, "en" çapkının elde ettiği kadınların sayısına...

Öyle bir alışkanlık oldu ki bizde "yetişmek" artık, eğlenmeye giderken bile koşuşturur olduk stresle...

Az önce karar verip heyecanla ve hevesle, az sonra nereye, ne amaçla gittiğini tamamen unutan alzheimer'ın pençesinden kurtulamamış hastalar gibiyiz hepimiz.

Koşuşturuyoruz kalabalık içinde, koskoca kalabalığın gölgesindeki karanlıkta önümüzü görmeden...

Önümüzü görmeyi sağlayacak ışığı bile yanımıza alacak vaktimiz yok çünkü bizim!

Veya yetişemezsek neyi kaçıracağımızı, neyin neyimizden ne kadar eksileceğini bile sorgulamaya...

Sadece yetişmeye çalışıyoruz...

Düşünmeden...

January 16, 2007

Hangisi?

Img_1017
Sevilmek mi daha iyi, pek de sevmeden- sırf "güvenli" olduğundan
Yoksa sevmek mi sevilmeden- "ümitli" olduğundan
Ve insanın "ümitsiz" yaşaması  "imkansız" olduğundan...

January 14, 2007

2.şans

Snipshot_9g1b866c910q2

Severim uğurlanmayı camdan,
Şımarık öpücükler ve hararetle sallanan eller eşliğinde

Sanki az önce ayrılmamışçasına...

Her vedadan sonra döner bakarım mutlaka cama,
Uğurlayan vardır belki diye...

Çünkü uğurlanmak,
Son olduğunu düşündüğün vedalaşmadan sonra
Özleyeceğini bildiğin kişiyi ikinci bir görme şansı verir sana

Ve bu ikinci şans sonuna kadar değerlendirilmelidir bence
Ucunda bunun son şans olma ihtimali her daim olduğuna göre...


January 09, 2007

Yel'iz...

Img_1742

Eften püften sorunlarımız 'yel' gibi eser geçer
Yeliz'in sorununun yanında...

'Ölüm!' işte, tüm kağıtlar arasından onu bulan...

Gerçek, bildiğimiz (ya da hiç bilemediğimiz (?) )'Ölüm'...

Yaş: yaşıt,yirmisekiz
Ve daha 6 yıl önceydi beraber çimlere uzanarak okulda konser dinlemelerimiz,
Cuma çıkışlarındaki Taksim gezmelerimiz, Bebek kapısında okulun, balık ekmek keyiflerimiz...

4 yıldır ise aynı acılı ameliyatlar, aynı son nedir bilmez tedaviler
Ve daha kötüsü o sürekli 'aynı, monoton ' ümit,
Bittikçe bitiren, bitirdikçe yeniden başlayan!

Ümit, ucunda yaktığı  bir 'Hayat'
Yanıp biterse 'Hayat', sıradaki 'Ölüm'

'Ölüm' denilen bilinmez, bilinmez ise ürkütücüdür  'yaşamak isteyene'...

Aynı 'Ölüm'  artık yaşamak istemeyip de cesareti tam olana bir 'kurtuluş' olsa da...

Meğer ne tatlıymış hayat değil mi?
Yaşamak isterken ve ucundaki ölümü bu kadar da az ötende hissettiğinde,
hayret!

Hepimiz yakınız belki ölüme ama,
Hangimiz düşünüyoruz ki en mutlu dakikalarımızda ölümü?
Hatta öyle zor bir karar ki,
En mutsuz dakikalarımızda bile yiğitçe diyemiyoruz kendi kendimize sessizce bile,
'Ölürüm daha iyi be' diye!

O, geçen hafta, bilmem kaçıncı ameliyatından çıktığında yine ölüme çok yaklaşmıştı...
Sol tarafı - ki önemli bir tarafıydı onun için-
Tamamen uyuşmuşken bitmişti ameliyatı!
Ve artık yeniden bir  ümidi vardı,
Ur'suz bir beyinle geçirmek hayatının kalan yıllarını...

Ve sevgilisiz geçirdiği bu yıllar kadar en azından
Ursuz ve arsız geçirecek yılları olmalıydı

Elinde kullanabilecek jokeri olmalıydı bu haybeye geçen yıllar için kullanabileceği,
Her sevgilisiz kalmış kadın gibi!

Tek isteğimiz şimdi, son 4 yıldır olduğu gibi...
Jokeri bulabilmek o sanki inadına karılmış kağıtlar arasından
Ve tutuşturmak ellerine hızla, o ümitle parlayan gözlerine bakarak....

Picture_2

Merhaba,
Yazılarım, hayatım siyahkugu.com'da "Hayatın tadını üzerine düşünerek cıkaralım." Yorumlarınız için: siyahkugu@gmail.com

Pınar